GİRİŞ
Bu çalışmamızda İslam tarihinin en önemli fikir hareketlerinden biri olan Mûtezilenin, savunduğu fikirlerle, iktidarda bulunduğu dönemdeki uygulamaları arasındaki çelişkilere değinmek istiyoruz. İslam tarihinde kısa, fakat önemli bir zaman dilimi olduğunu düşündüğümüz ve İslam düşünce hareketleri açısından önemli addedilen bu döneme, çalışmamızda kısaca göz atmaya çalışacağız. Bu konuyu izah sadedinde de dönemin ünlü hadis bilgini Ahmed b. Hanbel’in (v.h.241/m.855) ve ünlü bir komutan ve bürokratı olan Afşin’in,(v.h.226/m.840) Mûtezilî iktidar ile olan problemlerini değerlendirmeye çalışacağız.
Dönemin Siyasî Ve Kültürel Durumu
Emevîlerle birlikte başlayan devlet yönetimindeki baskıcı yöntemler, Ehl-i Beyt’e yapılan kötü muameleler, Arapçılık fikrinin halka dayatılması halkta özgürlükçü bir yapılanma isteği doğurmuştu. Bunun neticesinde de halk kesimleri alternatif bir yönetim biçimi vadeden Abbasileri desteklemeye başladılar.
Abbasilerin iktidara gelmeleri, halk kesimlerinin çoğunluğunda büyük umutlar oluşturmasına rağmen, Abbasiler özgürlükçü bir devlet yapısı ortaya koyamadılar. Bu dönemde de klasik saltanat dönemlerinde olduğu gibi, sultanın benimsediği fikrî düşünce, devletin resmi görüşü olmuş ve halka bu görüşler dayatılmak istenmiştir. Abbasilerde, bir devlet projesinin halka dayatılmak istenmesinin tipik bir örneğini, Ebû Cafer Mansur’un(v.h.258/m.774) İmam Malik’e (v.h.179/m.795) yaptığı bir teklifte görüyoruz. Abbâsî halîfesi Ebû Cafer Mansur’un, İmam Mâlik’in kitabı olan Muvatta’nın devletin resmi eğitim kitabı haline getirilmesi teklifine İmam Mâlik karşı çıkmış, resmî bir dinî görüşün halka zorla dayatılmasının doğru olmadığı gerekçesiyle bu teklifi reddetmiştir. Fakat sonraki dönemlerde de belli dinî görüş ve mezhebî eğilimlerin, bir devlet görüşü olarak halka zorla benimsetilmeye çalışıldığını müşahede ediyoruz.
Abbasilerin İlk döneminde, siyasî gücü elinde bulunduran Fars kökenli Bermekî ailesi, Sasanîlerden gelen ulusçu ve devleti esas alan zihniyetin temsilcisi olarak bütün Sasanî kurum ve adetlerini adeta yeni devletin içine transfer ediyorlardı. Böylece Sasanî devlet teşkilatı büyük oranda Abbasi devletine aktarılmıştı. Bu transfer sırasında İslam açısından uygun görülemeyecek bazı kültürel öğeler de transfer ediliyordu.
Siyasî otoritede ki bu olumsuzlukların dışında toplum bazında düşündüğümüzde; Tevrat ve İncil değişik şekillerde İslam kılıfıyla aktarılıp “Halk İslamı” oluşturulmuştu. İsrailiyât yayılmış, halk Kassâslardan dinî öğrenir duruma gelmişti. Ayrıca bunlara ilaveten, akla gereken değeri vermeyen ve sadece zahiri Nâss’ı esas alan bir düşünce hareketi gelişiyordu. Bunlar kendi fikirlerine ters gelen bütün fikirlere karşı savaş açıyorlar, dönemin alimlerini dövüyorlar kendi fikirlerine uymayan kişileri baskı altında tutuyorlardı. Taberî(v.h.310/m.922) bu tip bir linç girişimlerine uğrayan alimlerden birisidir. Bu durumda baştan beri bu yaklaşımları doğru bulmayan ve alternatif düşünceler üretmeye çalışan Mûtezilî alimler harekete geçmeye baladılar.
Mûtezile’nin durumu
Emevîler döneminden beri saltanatçı iktidar zihniyeti, istikrarı devam ettirme adına her şeyin Allah’ın takdiri ile meydana geldiğini ve olaylarda insanın hiçbir dahlinin olmadığını savunan Cebriyye ideolojisini desteklemesine karşın, Mûtezile insan hürriyeti düşüncesini savunuyordu. Bunu da “Adl prensibi” içinde açıklıyordu. İnsan özgürlüğü temeline dayalı olan olgular, iktidarın şiddete ve baskıya dayalı Cebr ideolojisine bir tepki olarak gündeme gelmişti. Nitekim Emevî iktidarının sarıldığı bu cebir düşüncesine karşı çıktığı için bir kısım bilginlere o dönemde baskı uygulanmış ve bir kısım alimler de öldürülmüştü.
Mûtezile fikrî yapılanmasını ortaya koyarken iki konu ön plana çıktığı aktarılmaktadır: Birincisi onlar aklı ön plana alıyorlar ve aklı ikinci plana iten söyleme ters bir şekilde aklın bilgiyi edinmede esas olduğunu vurguluyorlardı. İkincisi ise irade hürriyetine inanıyorlardı. Bu inançla, insanların Allah’ın takdiri ile zorunlu olarak yaptıkları amellerden sorumlu olmalarının adalete uymayacağı düşüncesinden hareketle, insanın amellerinde özgür ve sorumlu olduğu tezini ileri sürüyorlardı.
İlk başlarda insan iradesinin özgürlüğü düşüncesi Allah’ın amellerde bir zorlaması olmadığı bağlamında düşünülse de, sonraları Mûtezile irade hürriyetine ve dolayısıyla insanın sorumluluğuna vurgu yaparak, yönetim biçimini saltanata dönüştüren ve bunun meşrûiyetini cebrî, ezelî kader doktrini ve ilahî kaynaklı iktidar iddialarıyla sağlamaya çalışan Emevî yönetimine karşı muhalif ve özgürlükçü bir tavır sergilemiştir.
Mûtezile, bütün bu özgürlükçü düşüncelerini de ısrarla savunduğu “adalet prensibi” içinde ortaya koyuyordu. Mûtezilenin Cebriye ideolojisine karşı geliştirdiği yorum, iki farklı fiilden birini seçme kudretini, insanın özgürlük noktası olarak vurgulamasıydı. Bu anlamda bireyin özgürlüğü düşüncesini temel alarak, bununla insanı birey olarak kendi eylemlerinden sorumlu tutmayı amaçlıyordu.
Mûtezile ortaya çıktığı yıllarda her fırka gibi Emevîlerin iktidarına karşı Abbasilerin isyanını desteklemişlerdir. Fakat Abbasilerin de Emevîlerin çizgisinde saltanatçı bir yapıya dönmeleri üzerine Mûtezile’nin, Abbasi döneminde, gerektiğinde silahlı mücadeleye de önem vererek muhalefetteki isyanlara destek verdiklerini müşahede ediyoruz.Buna örnek olarak o dönemin önemli bir isyanı olan Muhammed Nefsu’z-Zekiyye(v.h.145/m.762) isyanını verebiliriz. Bu dönemde Mûtezile, daha sonraları onun adıyla anılacak olan, adeta bir Mihne dönemi yaşıyor ve Mûtezilî alimler işkence altında kalıyorlardı.
Bütün bunlara rağmen Mûtezilî alimler Harun Reşit(v.h.193/m.808) döneminin sonlarında olduğu gibi daha yeterli alimlerin bulunamamasından dolayı Maniheistler gibi sapık fırkalarla mücadele ve münazara için Sind taraflarına gönderiliyorlardı ve oralarda müthiş fikrî mücadelelerde bulunuyorlardı. Onlar yeni fetihlerle ortaya çıkan İslam’a ters yeni fikirlerin zararını göğüsleyerek sahih bir din felsefesi kurmak için gayret göstermişlerdir.
Mûtezile’nin muhalefet döneminin, Bermekîlerin Harun Reşit tarafından bertaraf edilmesiyle sona yaklaştığını görüyoruz. Çünkü Sasanî geleneğin takipçisi kabul edebileceğimiz Bermekîler, bu gelenekteki katı saltanatçı yapı gereği daha özgürlükçü söylemlere karşı şiddet uygulama politikası güdüyorlardı. Bermekîlerin bertaraf edilmesi, Mûtezilenin iktidara yürüyüşünün başlangıcı olduğu söylenebilir. Bermekîlerin gidişiyle Mûtezilî alimler hapishanelerden serbest bırakıldılar.(h.187/m.803)
Harun er-Reşit’in oğlu Emin’den(v.h.198/m.813) sonraki dönem ise artık Mûtezilenin iktidar dönemidir. Emin’i devirip yerine geçen Memun (v.h.218/m.833) ilmî birikimi çok yüksek bir halifedir. Zeki, ilme değer veren, cömert, fıkhî bilgilere hakim, feraiz konularında bilgin, tıp konusunda uzman, demokratik eleştiriye yatkın, halka saygılı,dinî hayatı mazbut bir halifedir.
Memun hocası olan ve aynı zamanda o dönemde Mûtezilenin lideri olan Ebû’l Huzeyl el-Allâf’dan (v.h.235/m.849) çok etkilenmiş ve bu etkiyle iyi bir Mûtezile temsilcisi olmuştu. Memun Mûtezile’yi iktidara taşıyan şahıstı ve iktidara geçince Mûtezilî hocasından öğrendiği Mûtezilî düşünceyi devletin resmi ideolojisi olarak halka sunmayı ve bu şekilde halkı aydınlatmayı düşünmüştü. Böylece Mûtezile, muhalefet yıllarında savunduğu projeleri, Memun’un iktidarı ele geçirmesiyle birlikte, uygulamaya başladı.
Etrafında aklı ön plana alan rey mensubu fıkıhçılar ve Mûtezilî yorumu benimseyen kelamcılar bulunan Memun’un en önemli projesi Beytü’l-Hikme idi. Bu proje ile bir çok dilden felsefi ve bilimsel tercümeler yapılacak ve bu yeni fikirlerle halk hem hurafelerden hem de aklı arka plana bırakan ve zahirî Nâssa dayanan bir düşünce yapısından kurtulacaktı. O, bu gayretleriyle uzun süredir insanı nesneleştiren düşünce yapısına karşı, aklı ve insanı tekrar devreye sokma çabasındaydı.
Memun, taklitçi, eski bilgileri olduğu gibi kabullenen, yeni bir şey üretmeyen bir zihin yapısından (mükevven akıl) çok; üretici, sorgulayan, oluşturucu (mükevvin akıl)bir zihniyetin gelişmesini istiyordu.Bu anlayış Müslümanları pasif bir nesne olma yerine, aktif bir özne olma konumuna getirecekti.
Ayrıca Sasanî kültürel yapısının Müslümanlar üzerindeki olumsuz etkilerini de fark eden Memun bu kültürel saldırıya karşı savunmasız duran Müslümanların zihinsel yapılarını, gereken bir şekilde koruma yolunun ancak Beytü’l-Hikme gibi bir kurum ile olabileceği kanaatindeydi.
Memun’un kurduğu ve çok önem verdiği Beytü’l-Hikme kurumunda, bir ilim merkezine yakışan kurallar yerleştirilmişti. Siyasî baskı altında ilmî faaliyetlerin gelişemeyeceği düşünülerek hiçbir siyasî baskı uygulanmıyordu. Buradaki özgürlük ortamına bakarak siyasî bir yönlendirme olmadığını da rahatlıkla anlayabiliriz. Herhangi bir mezhebî kaygı bulunmuyordu. Bu merkezde ilim ruhunun hakim olduğu, mutlak manada ilim, inanç ve fikir hürriyetinin bulunduğu, her şeyin akıl ve mantık ölçülerinde gerçekleştirildiği, orijinalliğin, yaratıcı düşünce ve araştırmacı zihniyetin ödüllendirildiği aktarılmaktadır.
Burada Arapların aleyhine bir düşünce geliştirilebiliyor, hatta genel kabul gören İslamî yorumlara aykırı olsa bile bu fikirler kısıtlanmıyordu. Bundan dolayı bu kurum’a Hıristiyan, Nebatî, Yahudi, Süryanî, Sabî, Mecusî gibi değişik din ve kültürlerden insanlar akın ediyorlardı. Dünyanın farklı yerlerindeki değişik ilim dallarından bir çok bilim adamı bu özgürlüğü duyup buraya gelmişti. Burada görevlendirilenler için istenen kriter, siyasî ve dinî görüşlerinden çok ilmi yeterlilikti. Buradaki özgürlüğü ifade etmek için gayrimüslim bir bilim adamı olan Thaumaturgos’un şu sözlerini aktaralım. “Hiçbir konuyu incelememiz yasak değildi.Gizlenen saklanan bir şey yoktu. Her doktrin incelenebiliyordu. Bu konuda tam bir güvenlik vardı. İlahî-Beşerî her şeyi araştırabiliyorduk”. Bu güvenli özgürlük ortamı yüzlerce bilgini Bağdat’a çekti. Nesturîler, baskı altındaki Sabîler, sarp dağlara çekilen papazlar buraya gelmişti. Eğer, en ufak bir baskı olsa, bunlar burada toplanamazlardı.
Memun özgür fikrî tartışmaları seven birisi idi. O, huzurunda münazaralar yaptırıp bu tartışma sırasında herkesin fikrini söylemekte hür olduğunu söylerdi. Ona göre insanları doğruya iletmek kaba kuvvetle değil, fikirlerle olmalıydı.O, halkın görüşünün önemini değişik defalar söylemiş ve demokratik bir kişilik ortaya koymuştu ve bu özgür düşünce yapısıyla beraber affedicilikte de ilerideydi. Birçok Bizanslı esiri serbest bırakmış, bir çok suçluyu affetmişti. O “eğer insanlar bendeki affediciliği bilselerdi bana suç işleyerek yaklaşırlardı.” diyordu.
Memun bu affedicilik özelliğine ve Beytü’l-Hikme’ye verdiği bu özgür ortama rağmen, hilafetinin son yıllarına doğru tarihe Mihne yılları olarak geçecek olan baskılara başladı. O, bu işe karar verirken kendine göre dinî gerekçeler bulmuştu. Ona göre, Hıristiyanlığa karşı halkı korumak gerekiyordu. Bunun için dönemin popüler konusu olan Kur’an’ın mahluk olduğu konusunda baskılar yapılacaktı.
Bu anlayışa göre Kur’an’a mahluk denmesi gerekiyordu. Kuran mahluk olarak görülmez ve ezelî olarak kabul edilirse “Allah’ın kelimesi” olarak Kuran’da geçen İsa da ezelî olarak algılanmak zorunda kalınacaktı. Bu da İslam akaidi açısından tehlike idi. Zaten böyle bir düşünceyi o günlerde Müslümanlara empoze etmeye çalışan Hıristiyanlar da bu meselenin bu kadar ileri boyutlarda tartışılmasına sebep olmuşlardı. Memun böyle bir düşünceye engel olma adına anlamsız bir baskıya başladı. Bunu yapmakla halkın inancını ve devletin sürekliliğini korumayı düşünüyordu.
Memun, ilk başlarda bu fikri halka aktarsa da kabul edilmesi yönünde pek olumlu işaretler almadığı için, kendi benimsediği fikirlerin halkta bir an önce yansımalarını görmek adına, acele ederek Mihne olayını sistemli ve kurumsal hale dönüştürmüştü.Anadolu tarafına sefere çıktığı yıl, verdiği bir kararla Bağdat’a mektuplar göndererek, Mihne olayına start verdi. Memun, mektuplarında halkı küçümsüyordu. Bağdat’a gönderdiği ilk mektubuna uygun olarak insanlara Kuran’ın mahluk olup olmadığı soruluyor, Memun gibi düşünmeyenler kelepçeleniyor, kadılık gibi görevlerde olanlar görevlerinden alınarak sorgulanıyor ve hapislere atılıyordu.
Memun, toplumun önde gelen şahsiyetlerini, hizaya getirirse herkesin yola gelebileceğini düşünerek iktidarını kabullenmeyen alimleri, Bağdat’a bıraktığı valisi vasıtasıyla sorgulatmaya başladı. Meşhur tarihçimiz İbn Sad’ı(v.h.230/m.844) Rakka’da bizzat Memun kendisi sorgulamıştır. Memun, Bağdat’a gönderdiği ikinci mektubunda fikirlerini kabullenmeyen alimlerin tutuklanarak yanına gönderilmesini emretmişti. Daha sonra gönderdiği mektuplarında bu işlemleri ısrarla takip etmiş ve kabul etmeyenlerin boynunun vurulmasını emretmiştir. Bu sorgulamalarla iktidarın düşüncesine bazı iltihaklar gerçekleşse de bu iltihakların samimi olduğu şüphelidir.
Artık devletin resmi görüşünü kabul etmeyen herkes tutuklanıyor ve onlara eziyetler yapılıyordu. Bu işkencelerin korkunçlukları tarih kitaplarında yer almaktadır. Bu yolla bir çok kişi hapislerde öldü. Devletin bu ayrımcı baskı politikası o kadar ileri noktaya kadar geldi ki Bizans’tan fidye karşılığı alınan esirler eğer Mûtezilî düşüncede ise fidyesi veriliyor, değilse verilmeyerek Bizansın elinde bırakılıyordu. Nihayet Memun bu sıralarda Tarsus’ta seferdeyken öldü.
Memun’dan sonra halife olan Mûtasım, (v.h.227/m.841) selefi gibi aydın biri değildi. İlme kıymet vermeyen, alime hürmeti olmayan, cahil bir kişiliğe sahipti. Daha çok askeri alanda temayüz etmişti. En önemli ilgi alanı, kurmuş olduğu yeni ordu olan Hassa ordusuyla ilgilenmekti. Onun döneminde Mûtezilenin iktidar dönemindeki uygulamalar aynen devam etti. Hatta halka Mûtezilî fikirleri kabul ettirme yönünde işkenceler arttı. Memun bu siyaseti bizzat kendisi yaparken, Mûtasım meseleyi Mûtezilî vezir Ebû Duâd’a (v.h.239/m.853) havale etmişti.
Aynı uygulamalar Vâsık (v.h.232/m.846) döneminde de devam etti. İşkenceler,sürgün ve zulümler had safhaya çıktı. Bu dönemde Ebû Duâd’ın Şamlı bir ihtiyarla tartışmadan mağlup çıkması Mûtezileyi biraz gözden düşürdü ise de bu siyaset, Mütevekkil iktidara geçinceye kadar devam etmiştir. Sonuçta Mütevekkil’in iktidara gelmesiyle birlikte Mûtezilenin iktidardan düşme süreci hız kazanmıştır.
Mûtezile, yıllarca olgunlaştırdığı fikirlerini, kısa iktidar yıllarında iyi bir sınav vermeyerek harcamış ve iktidarını kötüye kullanmıştır. Kendi savunduğu özgürlükçü yapıya göre davranamayıp, kendisi gibi düşünmeyenleri ezmiş, ideolojisini siyasallaştırmıştır. Hür düşüncenin ayakta tutulması amacıyla ortaya çıkan bu ekol, düşünceyi baskı altında tutan bir ölüm aracı haline gelmiştir.
Aslında Beytü’l-Hikme güzel bir proje idi. Bu projenin ikinci ayağı olan fikirleri halka zorla benimseterek halkın inancını koruma endişesi ise tamamen yanlıştı ve ilk projenin de kaduk hale gelmesine sebep oldu. Halka fikirlerin zorla dayatılması ve “anlayıştan yoksun halkın”(!) zorba yöntemlerle aydınlatılması düşüncesi iyi sonuç vermedi. Halk arasında Mûtezileye duyulan kin arttı. On dört yıl süren baskı ve işkence siyaseti halkta büyük bir infial oluşturdu ve nihayet Mûtezile iktidardan uzaklaştırıldı.
Mûtezile, doğru düşüncelerini halka yanlış yöntemlerle uygulama yolunu benimsemişti. İnsan unsurunun doğası düşünülmeden yapılan bu yöntemler, toplum tarafından kabullenilmedi. Mûtezile toplumsal değişim yasalarını hesap edememişti. Burada, bazı ideallerin, şartlar olgunlaşmadan ve zemin müsait olmadan gerçekleştirilmek istenmesi gibi bir durum söz konusu olmuştur. Yani amaçlar normal yol ve biçimlerle gerçekleştirilemediğinde baskı yöntemi devreye girmiştir. Bu da başarısızlığa giden sonu hazırlamıştır. Aslında bu olay, hür düşünceyi temsil eden bir zihniyetin trajik durumunun resmidir.
Mûtezile’nin, Hıristiyanlara karşı İslam’ın tevhit esasından taviz vermemek adına bir düşünceyle yola çıkmalarına rağmen başvurdukları bu yöntemler sonuç vermemiştir. Bu noktada onların bu durumunu Hz Ali’nin(v.h.40/m.661) şu sözü çok güzel açıklamaktadır.“Doğru sözle yanlışa vardılar”. Sonuçta ortaya çıkan durum ise, İslam düşüncesinin önemli bir kolu olan ve İslamiyet’in kuvvetle gelişmesine hizmet eden Mûtezilenin tarih sahnesinden çekilmesidir.
Bu noktada Beytü’l-Hikme gibi kurumlarda çalışanlara bu kadar özgürlükler verilmesine rağmen, bazı meselelerde hiç de özgürce davranmayan Mûtezile iktidarı döneminden iki örnek olayla konumuzu açıklamak istiyoruz. Bunlardan biri Mihne olayında direnen bir alim, diğeri ise devleti önemli bir badireden kurtarmasına rağmen ciddi olmayan problemlerle Mûtezile tarafından ortadan kaldırılan bir bürokrat-komutandır. Bu örneklerle Mûtezilenin farklı düşüncelere yaptığı uygulamaları irdelemek istiyoruz.
İbn Hanbel
Mihne döneminde devrin önemli hadis bilginlerinden olan Ahmet b. Hanbel, Mûtezilenin dayattığı Kur’anın mahluk olduğu şeklindeki resmi görüşe katılmayarak sonuna kadar direnmiştir.
Mûtezile’nin iktidar olduğu dönemdeki baskı yıllarında bir kısım alimler Mûtezilî fikirleri kabul etmiş gibi görünse de yapılan baskılara sonuna kadar iki kişinin direndiğini aktarılmaktadır.Bu iki kişiden biri olan Muhammed b Nuh (v.h.218/m.833) Tarsus’a Memunun yanına götürülürken yolda ölmüş ve böylece Ahmet b. Hanbel muhalefette tek başına kalmıştır.
Ahmet ibn Hanbel, elleri kelepçeli bir şekilde ders mahallinden alınıp sırtındaki kamçı izleriyle ve sürekli devam eden işkence altında Tarsus’a götürülüp hapsedildi. O sırada ölen Memun, Halku’l-Kuran inancını kabul etmeyenleri takip işini halefi Mûtasıma vasiyet etmişti. İbn Hanbel, Tarsus’ta devam eden işkenceden sonra, Bağdat’a gönderilip işkenceye devam edildi ve on dört ay hapiste kaldı.
Mûtasımın yanında yapılan münazaralardan sonra ikna edilemeyen ibn Hanbel Mûtasımın gözü önünde baygın düşünceye kadar devam eden yoğun işkencelere maruz kaldı.Üstünde sadece pantolonu kalıncaya kadar soyuldu ve kırbaç ile işkence edildi. Sonuçta Ahmet b. Hanbel adeta direnişin sembolü oldu. Yirmi sekiz aylık bir işkence faslından sonra serbest bırakıldı. Fakat Vâsık devrinde ders vermesi ve halifenin olduğu yerde oturması yasaklandı. Bunun üzerine yıllarca gizli bir şekilde yaşamak zorunda kaldı. Bu durum Mütevekkilin iktidara gelmesine kadar devam etti.
Mûtezile’nin, kendine göre doğru addettiği bir fikri, halkın kabullenmesi için zorba yöntemlerle dayatması, tarihe Mihne yılları olarak not düşülmesini gerektiren o sıkıntılı dönemi ifade etmesi açısından önemlidir.
Afşin
Bu noktada Abbasi tarihindeki baskı sürecinin adı olan Mihne ile ilgili değilse de, akli izahlara ve insan özgürlüğünü bağlamında Mûtezilenin hoşgörüsüzlüğüne bir örnek teşkil etmesi açısından, o dönemin ünlü bir bürokratı olan Afşin’in uğradığı kovuşturma sonucu öldürülmesini örnek vererek meselenin izahına katkıda bulunmak istiyoruz.
Afşin, Abbasi devletinde bürokraside en üst düzeye ulaşmış ve ünü gittikçe artan Türk asıllı bir komutandır. Afşin’in babası, Orta Asya’dan savaşlarda kullanılmak üzere orduya getirilen Türklerden idi. Afşin askerlik mesleğinde temayüz ederek gayet başarılı ve takdir toplayan saygın bir komutan olmuştu. Mısır’da gerçekleşen isyanların bastırılmasında kendini gösteren Afşin, stratejik bir Anadolu kenti olan Ammûriyenin fethedilmesinde de önemli rol oynamıştı.
Afşin bu başarılarıyla dönemin hakim unsuru olan Türk komutanlar arasında ilk sıraya yükseltildi.Bunun arkasından Afşin, Mûtezile’nin iktidarda olduğu dönemin en büyük problemi olan Bâbek(v.h.223/m.837) isyanını bastırarak Mûtezile’nin iktidar süresini, hatta devletin iktidar süresini uzatmıştı. Sıra ile gönderilen altı komutanın bastıramadığı bu büyük isyanı bastırması onu bir anda devlet bürokrasisinde zirveye taşımıştı. Bundan dolayı kendisine Sind eyaleti valiliği verilmişti.