Yusuf Gezgin / Fikri Beyan
Büyük Roma imparatorluğu çöktükten sonra Avrupa ufkunu yitirdi, içe kapandı ve karanlık bir çağa gömüldü. Orta Çağ dediğimiz bu çağda Hristiyan dahi olsa farklı olana tahammül yoktu. Öteki, yani İslam ve Yahudilik ise yok edilmeliydi. Uzun süren Ortaçağ döneminde batı, Avrupa iç savaşlar, cehaletler, karanlıklar içindeydi. Hristiyanlık değil, ama Kilise ve Kilise üzerinden varlıklarını, refahlarını devam ettiren din baronları batılıların bedenini ve ruhunu teslim almıştı. Kilise hem içeride, hem dışarıda (Haçlı Seferleri) Avrupalıları maceralara sürüklemekte, oradan oraya savurmaktaydı. Vatikan’ın etkin ve hakim olduğu, derebeylerle siyasi hakimiyetin sağlandığı bu dönemde Avrupa salgın hastalıklarla, iç savaşlarla, açlık ve sefaletlerle, cehaletle, katı bir yobazlıkla boğuşmaktaydı.
Avrupa ve batı, din adamlarının hevesleri istikametinde yorumlanan, genetiğiyle oynanmış Hristiyanlıktan uzaklaştıkça güçlenmeye, dünyada etkin olmaya başladı. Dışa açılan ve dünyayı tanıyan batı insanı sömürgeciliği keşfetti. Yüzyıllarca başkasının emek ve sermayesine el koydu; dünyanın zenginliklerini batıya taşıdı. Batının gelişmişliğinde ve zenginliğinde Hritiyanlığın kaderci-mistik anlayışından kurtularak çalışmayı kutsamanın, yoğun bir araştırma ve öğrenme, kazanma gayretine girmenin ötesinde, dünyayı sömürmenin, dünyadaki zenginlikleri batıya akıtmanın etkisi vardır. Batı zenginleştikçe, kazandıkça dünyevileşti, dinden ve kiliseden uzaklaştı. Ama bu defa başka bir uca savruldu. Tanrıyı hayatından çıkaran, insanı kutsayan, egoist, pozitivist, kendi hazlarına ve menfaatlerine odaklanan bir toplum haline geldi. 15. 16. Yüzyıldan sonra hem kişiler hem devletler bazında batının “İlah”ı menfaat, tapındığı madde oldu. Materyalizm topluma, devlete ve insanlara hakim oldu. Refah ve zenginlik batı insanını şımarttı, azgınlaştırdı. Batılılar başkasına (ötekine) böcek gibi bakmaya, kendilerini dünyayı istediği gibi sömürme, değiştirme selahiyetinde görmeye başladılar. 1500’lü yıllardan, sömürgeciliğin tasfiye edilip eski sömürgelerin (güya) bağımsız hale geldiği 2. Dünya Savaşı sonlarına kadar, batı dünyayı güçle ve kanla idare etti. Bütün coğrafyaları talan etti. Hristiyanlaştırdığı milletler dahil, batı dışı bütün milletlere, toplumlara kan kusturdu; demir yumruklarla ezdi.
İnsan hafızası nisyan ile malul olduğu için ve batı çok iyi bir propaganda ustası olduğu için biz zihinlerimize 2. Dünya Savaşından sonra modifiye edilmiş, sivrilikleri törpülenmiş, demokratik(!) insan haklarını önceleyen(!) batı-batılı algısını yerleştirmişiz. 2. Dünya Savaşından sonra batının ne kadar insani olduğu, ne kadar demokrat olduğu, Bosna katliamları, Irak, Afganistan işgalleri gibi örneklerle sorgulanabilir. Ama batı 2. Dünya Savaşından sonra biraz da birbirlerini yememek için kendilerini de bağlayacak bazı kurallar, değerler inşa etmişler ve bunlara uymaya başlamışlardır. Gerçek batı son 50-60 yılda gördüğümüz batıdan çok farklıdır. Geçmişi-tarihi kanla, soykırımlarla, din ve mezhep savaşlarıyla, sömürgecilikle doludur. İnsan haklarını, demokratik değerleri, sosyal devleti savunan “insan” odaklı batı yaklaşımı çok yenidir. Mevcut hali de sorgulanabilir; ancak batı 2. Dünya Savaşından sonra bu hale gelmiştir. 1880’lerde, 20. Yüzyılın başında Londra’da, Pariste insanların emekleri bu günkü Çin’e rahmet okutacak şekilde sömürülmekteydi. Bir kesim sefahet içindeyken, yığınlar sokaklarda sefalet içindeydi. Aristokrat seçkinler açlıktan ekmek bulamayanlara pasta yemeyi tavsiye etmekteydi. 1930’lara kadar kadın birey olarak kabul görmüyordu. 1970’lere kadar net olarak zenci beyaz ayrımı yapılmaktaydı.
Batı, özellikle Avrupa 50-60 yıllık nispeten insani, eşitlikçi, sosyal devlete önem veren, insan haklarını önceleyen kısa bir serüvenden sonra hızla aslına, yani Ortaçağa dönüyor. Amerika hala ekonomik ve siyasi olarak güçlü ve ayakta görünüyorsa da, Avrupa hızla çöküyor. Batının bastırılmış duyguları, ötekine tahammülsüzlüğü, Haçlı zihniyeti, İslam düşmanlığı tekrar hortluyor. Dün kirli, itibarsız ve zor işlerde çalıştırılan göçmenler batı medeniyetine ve batılı seçkinlerin refahına katkı sağlarken, bu gün “yük” olarak, “işlerini çalan yabancılar” olarak görülüyor. Bütün olumsuzlukların faturası göçmenlere, ama özellikle Müslüman göçmenlere kesiliyor. Çok hızlı bir şekilde İslam ve yabancı düşmanlığı yükseliyor. Hristiyan kökenliler “yabancı” olarak görülmediği için bütün nefret ve husumet Müslümanlara, Türklere, Faslılara, Cezayirlilere vs yöneliyor.
Batı dün dünyanın bütün zenginliklerini sömürüyor, batıya çekiyordu. Beyinler ve sermayeler batıya, Avrupaya akıyordu. Batılı efendiler dünyanın sırtından kazandıkları ile ferih fahur yaşıyorlardı. Yediklerinden artanları ise göçmenlere vererek onları çalıştırıyorlar ve böylece insani görevlerini yaparak onlara merhamet ediyorlardı. Ama son zamanlarda birbirinin rağmına iki gelişme batılı efendilerin canını sıkıyor;
1. Avrupa artık dünyanın ne beyinlerini ne de sermayesini çekemiyor. Ekonomik problemler had safhada ve dünyanın pastasını yemeye alışmış batılı efendiler eski lüks hayatlarını, bohem yaşantılarını sürdürmekte zorlanıyorlar. Çalışmaya pek de istekli olamayan Avrupalı gençler arasında işsizlik artıyor. Avrupa ülkeleri kriz üstüne kriz yaşıyor. Ahlaken çokdan çökmüş Avrupa ekonomik olarak da iflasla karşı karşıya. Mevcut tablodan pansuman tedbirlerle kurtulmaları mümkün görünmüyor. AB ile birbirlerine bağlandıkları için, bir kısmının iflasından ve çökmesinden ekonomik olarak diğerlerinin sıyırması değil. Batı uçurumun kenarında ve elinden tutulsa da düşmemesi imkânsız gibi. İşte bu noktada batılı gençler, ırkçı beyazlar problemi kendilerinde aramak, tarihi hatalarını sorgulamak yerine “düşman” arıyorlar ve göçmenleri, özellikle Müslüman göçmenleri gözlerine kestiriyorlar.
2. Dün sefil ve perişan olarak batıya göçen insanlar bu gün engellemelere ve ayrımcı uygulamalara rağmen okuyor, ticaret yapıyor ve sosyal statüler, zenginlikler elde ediyorlar. Bu durum ekonomik zorluklarla, işsiz batılı gençlerle birleşince Avrupalılarda Haçlı zihniyeti hortluyor. Ötekine tahammülsüzlük ve hazımsızlık, İslam düşmanlığı, ırkçılık kendisine alan buluyor. Medya da bunu körükleyip destekleyince Norveç’te yaşanan türden katliamlar ortaya çıkıyor.
11 Eylül sonrası İslam, batı dünyasının karşısına bir hedef olarak kondu. Müslüman terörle, şiddetle eş tutulmaya başlandı. Batının ensesine binmiş, Hristiyan dünyayı teslim almış Kripto Siyonistler kendilerinin sorgulanmaması ve batı üzerindeki etkinliklerinin sürmesi için batının, haçlının karşısına iradi ve planlı olarak İslam’ı hedef olarak koydu. Naylon Müslüman düşmanlar üretti, bunlara batıyı galeyana getirtecek eylemler yaptırttı ve Hristiyan batının dikkatini “cambaza bak!” yöntemiyle İslam’a ve Müslümanlara odakladı. Batının genetiğini ele geçirmiş ekonomik ve siyasi sistem üzerinde etkin ve egemen Kripto Siyonistler İslamofobiyle, “terörist İslam” söylemlerini körükleyerek hakimiyetini sürdürmeye ve kontrolü elinde tutmaya devam ediyor. Hristiyanlar ise maalesef bu tuzağa düşmüş görünüyorlar. Bütün faturayı ve kötülükleri olumsuzlukları Müslümanlara ve İslam’a yükleme konusunda istekliler. Gerçekleri sorgulama, şartlanmışlıktan kurtulma çabasında değiller.
Batı batıyor. Ama batışının nedenlerini yanlış yerde arıyor. İslam’ı hedefe koyarak yanlış düşmanla mücadeleye girişiyor. Irkçılığa ve “öteki” düşmanlığına prim vererek Ortaçağa dönüş sinyalleri veriyor.
Batı artık yaşlandı, hayızdan nifastan kesildi. Yeni bir doğum yapması zor. Ancak beyin ve emek göçüyle ömrünü uzatabilir. Ama İslamafobi ve göçmenlere olan düşmanlık bu yolları da kapatıyor. Son yıllarda göçmenler oldukça tedirgin. Avrupayı terketmenin yollarını arıyorlar.
Batı İslam düşmanlığı yaparak, ırkçılığa prim vererek, göçmenleri tedirgin ederek kendi ayağına kurşun sıkıyor. İntihar ediyor. Hızla karanlık Ortaçağ Haçlı Zihniyetine yöneliyor.
Umarım Norveç’teki kanlı baskın bir uçuruma doğru hızla koşan batının uyanmasına vesile olur!..