Son 12 Haziran seçimlerinden sonra AK Parti’nin zaferi ile birlikte CHP’nin aldığı %26 oy oranı başarı mıdır? Kılıçdaroğlu başarılı mıdır? Tartışılmaktadır. Esasen CHP’nin durumunun lider ile çok az alakası vardır. CHP’nin başına özel imalat biri de gelse -ki Kılıçdaroğlu’nun kendisi de bir tür imalattır- mevcut durumunda ciddi bir değişikliğin olması oldukça zordur. Bunun sebebi CHP’nin tarihi köklerindedir, CHP zihniyetinin temelini oluşturan ‘Laisizm’ anlayışındadır.
Kemalist Laisizm’in menşei, Batı-Avrupa`nın anti-Klerikalizmi (ruhban sınıfı karşıtlığı) özellikle de19. yy Fransız pozitivizmidir. Kemalist/Devletçi Laisizm, elitisttir. Demokratik değildir, tepeden inme yöntemlerle kurulmuştur, bu nedenle de otokratiktir. Liberal değil, otoriteryendir. Dikkat edilirse, Kemalizm`in ve Cumhuriyet Halk Partisi`nin ünlü 6 okunun arasında Demokrasi ve Liberalizm yoktur. 1908 meşrutiyet devriminin ünlü sloganı "Yaşasın Hürriyet!" 6 ilke arasında yer almamaktadır. "Laiklik ilkesi” rejimin koruyucusu olarak konmuştur. Bu nedenle, Cumhuriyet Türkiyesi`nde, "Laiklik" elden gider korkusu ile önce İslamiyet’e karşı (1926`da 163.), sonra da Sosyalizm`e karşı (1936, 141-142. maddeler)`da TCK’na maddeler konulmuştur.
“LAİSİZM”İ YERLEŞTİRME ÇABALARI
Kemalist kadronun Türkiye`de "Laisizm"i yerleştirmek için başvurduğu yollar birçok Batılı bilim ve devlet adamı tarafından da şaşkınlıkla izlenmiştir. Gerçekten de Kemalist/Devletçi Laisizm`in uygulamaları ve fikir, sanat, kültüre yönelik kontrol mekanizması o boyutlara ulaşmıştır ki, 1930`ların Türkiyesi`nde devlet radyosunda sadece Batı müziği, özellikle de senfoni ve konçertoların çalınmasına izin verilmiştir. Mustafa Kemal, musikimize bu kadar düşkün iken, radyolardan çalınmasının yasaklanması ‘biz’e’ özgü tuhaflık örneklerindendir.
"Kemalist Laisizm" Türkiye toplumunu, De-İslamizasyon`a tabi tutmuş ve bunu gerçekleştirebilmek için, “din reformu” denemeleri yapılmış, toplum tarihsizleştirilmiş ve dilsizleştirilmiştir. Ancak bu çabalar sonuç vermemiştir. Çünkü yeryüzünde Tarih-siz ve Dil-siz toplum olmamıştır, olamamaktadır. Her Toplum, er geç tarihini ve dilini aramakta, tanımaktadır. Bugünkü aşamada Türkiye toplumunu artık yeniden "Resmi Tarih"le yönetebilmek de, oyalayabilmek de mümkün değildir. "Kemalist/Devlet Laisizm"i ise "Resmi Tarih"in belkemiğidir. Ne var ki, artık bunun yeniden canlandırılması mümkün değildir.
Kemalist/devletçi iktisadın sonucu, ünlü "İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış kitle"si değil, tersine imtiyazlı, sınıflı bir kitle ortaya çıkmıştır. Bu anlamda birleştirici olamamıştır. 1925-46 arasında, siyasal katılım daraltılmış, güçlü bir korunmacılık ve tarım sektöründe de ilkel birikime dayalı yan-merkantilist devlet denetimi siyaseti izlenmiştir. Devletçilik nedeniyle var olan "Hür Teşebbüs" kurumları yıkıma sürüklenmiştir. Zamanla da Tek Parti denetimini şemsiye olarak kullanan sermaye gruplarının/belirli ailelerin ellerine terk edilmişlerdir.
TÜRKİYE’DE ORDU GERÇEĞİ
Türkiye`de Ordu gerçekte "Devlet Laisizm"inin daimi koruyucusu ve kollayıcısı olmuştur. “Belirli sivil kadroların” çağırdığı Ordu, "Sağ"a da "Sol"a da karşıyız söylemi ile "Laisizm`i kurtarmaya gelmiştir. Bunun neticesi ise, TSK ile İslami güçler arasında bir kutuplaşma oluşudur. Bu tehlikeli, tutarsız ve sakıncalı bir gelişmedir. Türklerin Müslüman oluşundan beri Türk orduları İslamiyetin bayraktarı olmuştur. Sakarya meydan muharebesi sonucu Mustafa Kemal’e ‘Gazi’ unvanı verilmesi de, yine bu geleneğim sonucudur. Ordu, "Laiklik" tartışmalarının da dışında kalmalıdır. Eğer Laiklik "din ve vicdan özgürlüğü" ise, bu konuda doğan ve doğacak tartışmaların içinde, ordu ve devlet kurum olarak olamazlar. Liberal ve demokrat bir ortamda tabiidir ki, birey olarak bir devlet memuru ya da ordu mensubu bu tartışmalara katılabilir. Hatta katılmaları da gerekir. Ancak özellikle son on yıllık sürece bakıldığında, TSK`nın artık bu konuda çığırtkanlık yapan çevrelerin kullanımına girmeyeceği, giremeyeceği anlaşılmaktadır.
Tuhaf olan şudur ki, Türkiye`de özellikle de 1961 sonrasında 141. ve 142. maddelerin TCK`dan çıkartılmasını savunan ve kendilerine "İlerici/-Devrimci" diyen çevreler, gerçekte "düşünce özgürlüğü`nün/fikir hürriyetinin" devletçi laisizmle sınırlandırılmış olduğunu anlayamamışlardır. Anlayamadıkları için de var güçleriyle "Kemalist/devletçi laisizm"i (ve 163. maddeyi) savunmayı, "ilericilik, devrimcilik, solculuk" sanmışlardır. Bu tavır (Türkiye sol-aydınlarının çocukluk hastalıklarından biri de budur) beraberinde, Müslüman olan büyük emekçi kitleyi "karşı-devrimci", "gerici" vs. diye tanımlamak yanılgısını beraberinde getirmiştir. Bu ise hakikaten garabet bir durumun ortaya çıkmasına sebep olmuştur.
GARİP BİR DURUM
Daha önce söylenmişse de yinelemekte zarar yoktur; Sol bir partinin, CHP’nin gecekondu mahallerinden ziyade İstanbul’da Nişantaşı, Etiler, Bağdat caddesi, Ankara’da Çankaya’dan oy alıyor olması garip bir durumdur, sebebi de budur. Bu zihniyet değişmeden Türkiye’de sol, sosyal-demokrat bir hareketin doğması oldukça zordur. Paradoks olabilir, ama CHP ve sol bu Laisizm anlayışını terk ettiği (yani bir nevi kendini inkâr ettiği) vakit, ‘sol’ olabilme, emekçi yığınlarla buluşma rotasına girecektir.
Netice, Kemalizmi/Laisizmi içtenlikle benimsemiş bir kitle tabanının oldukça zayıf oluşu, var olanın da gün geçtikçe erimesidir. Bugünün Türkiyesi`nde "Kemalist/Devletçi Laisizm"in, kitlesel tabanı yokoluşa doğru gitmektedir. Bu durumda da çok yakın bir gelecekte, Devlet baskısına dayalı, elitist, otokratik tepeden inmeci ve otoriteryen bir "Milli Şef Laisizmi"ni savunacak hiç kimse kalmayacaktır. Türkiye Cumhuriyet’inin ulaştığı bugünkü aşamada bu tip bir Laisizm`in nesnel gerçekliği olmadığı gibi, devamına imkân da yoktur.
TELMİH: Laiklik, Hıristiyan teolojisine ait bir kavramdır ve Türkiye’de tam bir toplumsal karşılığı yoktur. Kavram kargaşası da buradan doğmaktadır. Yaygın yerleşik kanaatin aksine “laik olmak” kurumlardan ziyade -örneğin devlet- bireyler için geçerlidir. Bireylerin laik olamayacağını söyleyenler bunu hangi saikle söylemektedir? Ayrı meseledir?