İslam ve Bilim tartışmaları nedir?
İslam ve bilim tartışmaları daha çok 19. yüzyılın ikinci yarısında Ernest Renan’ın ortaya atmasıyla başlayan, kısmen ideolojik kısmen de bilgi, bilim ve felsefe üçlüsünü kapsayan bir tartışmadır. “Batı’nın bilimini alalım, kültürü kalsın” görüşü ilk dönemin düşüncesini yansıtırken, 1975 sonrası bu tartışma alanı tamamen farklı bir boyut kazanmış ve İslam bilimi adına birçok düşünce çatışmıştır. Bu yeni dönemin önde gelen iki ismi kuşkusuz “İslami Bilim” teziyle S. H. Nasr ve “Bilginin İslamileştirilmesi” teziyle de İ. R. Faruki’dir. Nasr ve Faruki’nin görüşlerinin birtakım kusurlarla birlikte önemi, içerik itibariyle bir ilk teşkil etmesidir. Yazı dizimizin bu ilk fragmanındaki konumuz ise, Türkiye’de de oldukça yansıma bulan ve neredeyse İslamcıların tamamının bilime yaklaşımındaki ideolojisi olan “Batı’nın ilmini alma, kültürünü bırakma” anlayışı ve Renan’a verilen cevapların çok da başarılı olmamasına rağmen oldukça taraftar bulması.
Renan’a tepkiler
İslam ve bilim tartışmalarına geçmeden önce klasik İslam literatüründeki “ilm” değil “bilim” kavramını kullanacağımızı belirtmeliyiz. Çünkü buradaki bilimden kastımız, Batılı bilim adamlarının ve filozofların 17. yüzyıldan beri geliştirdikleri “doğa”yı çalışma modelidir.
Modern dönemde ortaya çıkan bu bilimi ele alarak konuya yaklaşan Ernest Renan, İslam ve Bilim adlı konferansında, İslam ile bilimin örtüşmediğini ortaya atmış ve “bilim”i İslam düşünürlerinin tartışma alanına sokmuştur. Bu minvaldeki Efgani ve Namık Kemal’den gelen ilk tepkiler ve reddiyeler ise maalesef cılız kalmıştır. Cılız kalışını, bu cevaplardan sonra müslümanların yöneldiği şu ifrat ve tefrit içeren yaklaşımlardan çıkarabiliriz:
Birincisi. Din ve bilim çelişmez; dini değerler bilimsel ilerlemeye katkıda bulunur. Buna göre, tersi durumla da bilgi ya da bilim imana götürebilir. Bu görüşün filizlerini, başta Seyyid Ahmed Han olmak üzere Hind-Pakistan ekolündeki birçok İslam düşünüründe, Reşid Rıza ile Abduh’un tefsir projesinde, Tantavi Cevheri’nin bilimsel tefsirinde, “bilim imanı gerektirir” merkezli kitap ve dergi çalışmalarında görebiliriz.
İkincisi. Batı’dan gelen pozitivist bilimin dinle hiçbir alakası yoktur, o halde bilim ile din çelişir. Buna göre bir müslümanın bilimle ilgilenmesi düşünülemez. Bu görüşü ise daha çok elini ayağını dünyadan bütünüyle çektiğini iddia eden radikal gruplarda, ekollerde görebiliriz.
Bilim dünyası değil bilimin dünyası
Bilgi=bilim anlayışını düstûr edinen modern bilim, zannedildiğinin aksine objektif değil bir ideolojinin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Kendisine yepyeni bir sistem kuran bu bilimin dünyasında, insanlar için geriye saygıya konu olan tek değer olarak bilimin mevcudiyeti vardır. İsmet Özel’in bir ifadesi ile söyleyecek olursak; bu putperestlik, gücünü putlardan değil, puta tanınan üstünlükten alır. Modern bilim, kendi kutsallığından hiçbir şekilde ödün vermeden müthiş bir kurumsal avamileştirmeyle kendinin yavaş ve sinsice dayatılmasına izin vermiştir. Buradaki avamileştirmeden kasıt, yalnızca halka yönelik bir politika değil, aynı zamanda aydın denen kitle için de söz konusudur. Nitekim temel bilgi ve gelenek yoksunu aydınlar(!), “bilim dünyası”na girdiklerini zannederek, aslında “bilimin dünyası”na girerler.
İlk tepkilerden geriye kalan
İşte Renan sonrası ortaya çıkan tartışmaların genel karakteri, modernizmin kabulü ya da reddi noktasında yoğunlaşmaktadır. Efgani, Abduh, Reşid Rıza ve Ahmed Han gibi düşünürler, Batı’nın pozitivist bilgi anlayışı ve bilimsel yöntemini hiçbir sınamaya tabi tutmadan İslam dünyasının içine katarak, İslam’ın yükselmesini amaçlamışlardır. Efgani’nin din âlimlerinin modern bilime karşı takındıkları olumsuz tavra yönelik şu eleştirel cümlesi, İslam’ın ilm zihniyeti ile Batı biliminin arasında bir fark görmediğine bir delil teşkil eder:
“Onlar, bilimin hiçbir milletle bağlantısı olmayan ve kendisi hariç hiçbir özellikle ayırt edilmeyen asil bir şey olduğunu anlamadılar.”
Bu anlayış merkeze alınarak yani hâkim Batı modelini benimseyerek yapılan çalışmalar, aydınlar ve halk arasında müthiş bir kültürel şizofreni yaratmakta; bunun sonucunda, İslami çözümler üretmek isterlerken, Batı düşüncesinin bir parçası haline gelmekteydiler. Hâlbuki tüm iddialara rağmen, elde edilen sonuç Batı modeli değil, onun yalnızca bir karikatürüydü. Ne var ki, İslam’ın ilim ve hakikat anlayışından, bilhassa da tevhidden yoksunlaştırılmış bu bilim zihniyeti, İslam dünyası için çare olmaktan öte, ruhsuzlaştırmaya yönelik en baskıcı tutum haline gelmiştir.
Önümüzdeki günlerde S.H. Nasr’ın “İslam Bilimi” Tezi üzerine tahlil ile devam edeceğiz.
Dünya Bizim