Selefin tefsirdeki ihtilafları azdır. Onların ahkamdaki ihtilafları, tefsirdeki ihtilaflarından daha çoktur. Ayrıca onlardan sahih olarak gelen ihtilafların çoğu, neticede çelişki (tezad) ihtilafı değil, çeşni (tenevvü) ihtilafıdır.
Selefin bu tür ihtilafları, iki sınıfta toplanabilir.
Onlardan herbiri maksadını, arkadaşının kullandığı ifadeden başka bir ifadeyle anlatmıştır. Müsemma (zat, konu) aynı olmakla beraber, birisi onda bulunan bir manayı, diğeri de başka bir manayı ifade etmiştir. Tıpkı müteradiflerle mütebayinler arasında yer alan mütekafi' isimlerde olduğu gibi.
Nitekim seyf (kılıç) için hem sarim, hem de mühenned ismi kullanılmıştır. Bu tıpkı, Allah Teala'nın esmay-ı hüsna'sıyla, Rasuhıllah'm (s.a.v.) ve Kur'an-ı Kerim'in isimlerindeki durum gibidir. Şöyle ki, Allah'ın bütün isimleri tek bir müsemma (zat) ya delalet eder. Dolayısıyla O'na esma-i hüsnasmdan birisiyle dua etmek, diğer bir ismiyle O'na dua etmeğe zıt düşmez. Aksine:
"De ki, ister Allah deyin, ister Rahman! Hangisiyle O'na dua ederseniz, en güzel isimler O'nundur."
(İsra: 17/110)
ayetinde belirtildiği üzere, Allah Teala'ya güzel isimlerinden herhangi biriyle dua edilebilir ve O'nun isimlerinden herbiri, hem O'nun zatına, hem de o ismin içerdiği sıfata delalet eder. Mesela alim ismi gibi ki, bu hem Allah Teala'mn zatına, hem de O'nun bilme sıfatına delalet eder. Kadir: Hem Allah'ın zatına hem kudret sıfatına, Rahim: Hem Allah'ın zatına hem de O'nun rahmet sıfatına delalet eder. Allah'ın isimlerinin sıfatlarına delaletini inkar eden bir kısım zahir iddiacıların sözleri, "Allah'a ne diridir denilebilir; ne de diri değildir denilebilir" diyen sıpık Batıni Karma-tiler'in sözleri kabilindendir ki bunlar (bilindiği gibi) naki-zeyn'i Allah'tan nefyederler, Bu Batıni Karmatiler, mesela zamirjer gibi salt alem (özel isim) haline gelmiş olan isimleri inkar etmezler, fakat O'nun esma-i hüsnası içerisinde bulunan isbat sıfatlarını inkar ederler. Binanaleyh, onlarla aynı amaçta birleşen aşırı zahircîler, bu noktada sapık Batıni'lerle birleşmiş oluyorlar. Maamafih bu konunun yeri burası değildir.
Demek oluyor ki, Allah'ın isimlerinden herbiri, O'nun hem zatına, hem o isimde bulunan sıfatına, hem de lüzum tankıyla diğer bir ismindeki sıfatına delalet eder.
Muhamnıed, Ahmed, Mahi, Haşir, Akıb gibi Rasulullah'm (s.a.v.) isimlerinde de durum böyledir.
Kur'an-ı Kerim'e ait Kıır'an, Furkan, Hûda, Şifa, Beyan, Kitab vb. isimler de böyledir.
Bu durumda:
a- Eğer soru soran kimse müsemma'nm tayinini istiyorsa ona1, hangisi olursa olsun müsemma, bildiği isimlerinden birisiyle iade edilir. Maamafih isim bazan alem (özel isim), bazan da sıfat olabilir. Mesela biri sorsa:
"Kim benim zikr'imden yüzçevirirse, ona sıkıntılı bir hayat vardır..." (Taha: 20/124)
ayetinde geçen Allah'ın Zikr'inden maksat nedir?
O kimseye cevap olarak (mesela) "Kur'an'dır" veya "İndirdiği kitaplardır" denilir. Çünkü zikr sözü mastardır. Mastar bazan failine, bazan da mefulüne muzaf olur. Şayet burada Allah'ın zikri ikinci manada (zikr'in mefulüne muzaf olması takdirinde) alınırsa, kul'un: "sübhanallah, elhamdülillah, lalilahe illallah, Allahuekber" demesi gibi, zikredilen şey olur. Birinci manada (zikr'in failine muzaf olması takdirinde) alınırsa, o takdirde mana: "Allah'ın kendi zikrettiği (söylediği şey) yani Allah'ın sözü" demek olur ki, bu ayette kastedilen anlam budur. Çünkü, bundan önce:
"Artık benden size bir hidayet geldiği zaman, ona kim tabi olursa, ne sapıklığa düşer, ne de bedbaht olur."
(Taha: 20/123)
buyruluyor ki, orada geçen hidayet, Allah'ın indirdiği zikr'dir. Devamında da Duyuruluyor ki:
"Benim zikrimden yüzçevirene ise, sıkıntılı bir hayat vardır. On kıyamet günü kör olarak hasredeceğiz. O vakit diyecek ki: 'Rabbim, ben görürdüm; neden beni kör hasrettin?' O zaman: 'İşte' diyecek Rabbi, "sana ayetlerimiz gelmişti de, sen onları unutmuştun. Bugün de sen öyle unutulacaksın. (Taha: 20/124-126)
Şu demek oluyor ki, zikr'in, Allah'ın indirdiği sözü veya kulun O'nu anması olduğu anlaşılıyor. Bu nedenle, Allah'ın zikrinden maksat: "Allah'ın Kitabıdır" veya "sözüdür" veya "hidayetidir" veya buna benzer şeyler denilse farket-mez; çünkü müsemma (konu, şey, zat) aynıdır.
b- Şayet soran kimse, isimde mevcut olan ona ait sıfatı öğrenmek istiyorsa, o takdirde, müsemmanın belirtilmesine ilave olarak, yeteri kadar açıklama yapmak dahi gerekir. Mesela:
"O Kuddüstür, Selam'dır, Mü'min'dir" ayetinde kastedilenin Allah Teala olduğu malumdur. Ancak kişi, Allah'ın Kuddüs, Selam ve Mü'min olmasının ne demek olduğunu soruyorsa, bu isimlerin ifade ettiği sıfatları ona açıklamak lazım gelir.
Bu husus böylece bilinince, demek oluyor ki, selef çoğu kez, herhangi bir müsemmayı, onun aynına delalet eden bir tabirle (her ne kadar bu tabirde müsemmanın diğer isminde bulunmayan sıfat ve manalar bulunsa da) ifade etmişlerdir. Mesela seleften birinin: "Ahmed: Haşir, Mahi ve Akıb'tir" veya "Kuddus: Gafur ve Rahim'dir" demesi gibi, ki buralarda müsemma tektir; yoksa, bu sıfat öteki sıfatın aynı demek değildir!
Bilinmelidir ki, bu tür farklı izahlar, bazılarının sandığı gibi çelişki (tezad) ihtilafı değildir. Buna, selefin Sırat'ı Müstakim'i tefsir edişlerini örnek gösterebiliriz. Şöyle ki:
Onlardan kimi: "Sırat-ı Müstakim Kur'an'dır, yani ona tabi olmaktır" demişlerdir; çünkü Tirmizi ve çeşitli tariklerle Ebu Nuaym, Alî'den (r.a.) şu hadisi rivayet etmişlerdir:
"O, Allah'ın kopmayan ipidir. Hikmet dolu öğüt ve sırat-ı müstakimdir.
Kimileri de: "Sırat-ı Müstakim İslam'dır" demişlerdir. Çünkü, Tirmizi ve diğerleri, Nevvas b. Sem'a'ndan, şu hadisi rivayet etmişlerdir:
"Allah Teala şöyle bir misal vermiştir: İki tarafında iki duvar uzanan bir doğru yol (sırat-ı müstakim.) Her iki duvarda da, açık duran birtakım kapılar. Kapılarda perdeler çekilir. Bir da'vetçi, yolun yukarısından, diğeri de yolun başından çağırmakta. Burada doğru yol (sırat-ı müstakim.) İslam, yolun iki kenarındaki duvarlar Allah'ın sınırları (hu-dudullah), açık kapılar Allah'ın yasakları, yolun başındaki davetçi Allah'ın Kitabı, yolun yukansındaki da'vetçi de, her mü'minin kalbindeki Allah'ın öğütçüsüdür.
Bu her iki görüş de birbirine uymaktadır. Çünkü, İslam Dini demek Kur'an'a uymak demektir. Şu kadar var ki, bu iki tefsirden herbiri, diğerinde bulunmayan başka bir özelliğe dikkat çekmiştir. Yine sırat sözü, bir üçüncü Özelliğe de işaret etmektedir "Sırat-ı Müstakim: Sünnet ve cemaattir" veya "Kulluk yoludur" veya "Allah ve rasulü'ne itaattir" vb. tefsirler de böyledir. Hakikatte, hepsi tek bir zata işaret etmişlerdir. Şu kadar var ki, herbiri on ayrı bir sıfatıyla anlatmışlardır.
Selefin ihtilaflarının ikinci kısmına gelince, bu da şöyledir: Onlardan herbiri amm (genel) bir ismin bazı nevilerine, anlatılmak istenen şeyin umumi ve hususi bütün özelliklerini içine alacak tam bir tarif şeklinde değil de, dinleyiciye tür hakkında fikir verecek bir misal şeklinde işaret etmişlerdir. Bu, hubz (ekmek) sözünün ne anlama geldiğini (hangi müsemmaya delalet ettiğini) soran Arapça bilmeyen birine bir ragif (çörek) göstererek: "İşte budur" diye cevap vermeğe benzer ki, burada sadece çöreğe değil, ekmeğin bir türüne de işaret edilmiş olur.
"Sonra biz, kullarımızdan seçtiklerimizi Kitab'a varis kıldık. Derken onlardan kimi kendine zulmeden (zalim), kimi orta giden (muktesid), kimi de hayırlarda önde giden (sabık) oldu. (Fatır: 35/32)
ayetinin tefsiri hakkında gelen rivayetler, bu konuya misaldir. Malumdur ki, "kendine zulmeden-zalim" sözü, "farzları yapmayan ve haramları işleyen" anlamını ifade eder. "Orta giden muktesid" sözü, "farzları işleyen, haramları terkeden" anlamını içine alır. "Önde giden -sabık" sözünün kapsamına ise, "hayırda herkesi geçerek, farzlarla beraber haseneleri işlemek suretiyle Allah'a yaklaşanlar" girer. Dolayısıyla, muktesidler. Ashabü'l-Yemin ve sabikun da Mu-karrebün- Allah'a en yakın kullar'dır.
Sonra selef, bunu taat türleri için de söylemişlerdir. Mesela onlardan biri şöyle demiştir:
Sabık: Namazı ilk vaktinde kılan,
Muktesid: Namazı vakti içinde kılan,
Zalim: İkindi namazını, güneşin kızarma zamanına kadar geciktiren."
Bir diğeri de şöyle demiştir:
"Sabık, Muktesid ve Zalim'i Allah Teala Bakara suresinin sonunda söz konusu etmiştir. Şöyle ki O, sadaka vermekle muhsin, faiz yemekle zalim ve alışverişteki hakkaniyetiyle adil olan kimseleri anlatmıştır. İnsanlar mal konusunda ya muhsin yaadil ya da zalim olurlar. Böyle olunca sabık: Hem farz olan zekatını, hem de müstahab olan diğer sadakaları yerli yerince veren, zalim: Faiz yiyen veya zekatını vermeyen, muktesid: Üzerine farz olan zekatı vermekle yetinen ve faizden kaçınan kimsedir." vb...
İmdi, konunun herhangi bir türüne değinen her görüş, ayetin kapsamı içerisindedir ve bunlar, dinleyenlere, söz konusu meselelerin, ayetin şümulüne girdiğini belirtmek ve benzeri diğer konulara da dikkatleri çekmek için söylenmiştir. Çünkü misal ile anlatım, tanım ile anlatımdan daha kolay anlaşılabilir. Ve akl-ı selim, çörek gösterilerek: "îşte ekmek budur" denildiğinde nasıl anlıyorsa, misal ile anlatıldığında türü böyle kavrar.
Selefin: "Bu ayet şu hususta inmiştir" şeklindeki sözleri de birçok kez bu kabilden Örnekleme tefsir tazında olabilmektedir. Bilhassa, tefsirlerde kişi adlan verilerek geçen nüzul sebepleriyle ilgili sözler böyledir. Mesela:
"Zıhar ayeti, Sabit b. Kays b. Şemmas'in hanımı hakkında nazil olmuştur. Lian âyeti, Uveymir el-Aclani veya Hilal b. Ümeyye hakkında nazil olmuştur. Kelale ayeti Ca-bir b. Abdillah hakkındanazil olmuştur.
"Onların arasında Allah'ın İndirdiği ile hükmet." (Maide: 5/49)
ayeti, Beni Kureyza ve Beni Nadir Yahudileri hakkında nazil olmuştur.
"Kim o gün arkasını dönüp savaşırsa..." (Enfal: 8/16) ayeti, Bedr savaşı ile ilgilidir.
"Ey iman edenler, birinize ölüm gelince, vasiyet sırasında içinizden iki adil kişi aranızda şahitlik etsin. Ya da, yeryüzünde yolculuk ederken başınıza ölüm gelirse, sizden olmayan iki kişi şahidlik etsin..."
(Maide: 5/106-108)
Temim ed-Dari ile Adiy b. Bedda hakkında nazil olmuştur. Yine:
"Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın,"
ayeti, Ebu Eyyüb'un anlattığı üzere, Ensar hakkında nazil olmuştur.
Selefin buna benzer, "şu ayet Mekke'de müşriklerden falanca kavim hakkında veya Ehl-i Kitaptan falancalar hakkında nazil olmuştur" şeklinde birçok sözleri vardır. Fakat şurası unutulmamalıdır ki, bunları söyleyenler hiçbir zaman, bu ayetlerin sadece ilgili şahıslara has olduğunu ve başkalarını İlgilendirmediğini söylemek istememişlerdir. Çünkü, ne bir müslüman, ne de akıl sahibi herhangi bir kimse bunu söylemez.
Her ne kadar alimler: "Hususi bir sebeple gelen umumi bir lafzın sözkonusu sebebe has olup olmadığında" ihtilaf etmişlerse de, hiçbir İslam alimi, Kitap ve Sünnetin umumi lafızlarının muayyen bir şahsa has olduğunu söylememişlerdir. Bu konuda selefin söylediklerinden maksad şudur:
"Bu ayet veya hadis, bu şahıs gibilere has olup, bu şahsın durumunda olanlara da şamildir; (fakat) bunlarda lafız itibariyle bir umumluk yoktur." Dolayısıyla, belli bir sebeple gelen bir ayet, eğer bir emir veya nehiy ise, hem ilgili o şahsı, hem de aynı durumdaki diğer şahısları içine alır. Eğer bir övme veya yerme ifade eden bir haber ise, yine hem ilgili.kişiyi, hem de aynı durumdaki kimseleri içine alır.
Nüzul sebebini bilmek, ayeti anlamağa yardım eder. Çünkü sebebi bilmek, müsebbebi (sebebe bağlı olan şeyi)
bilmeyi sağte'Bunuff içindir lâr "Kişinin4i«igi niyetle yemin ettiği bilinmediği zaman, yemininin sebebine ve o yemini meydana getiren hadiseye bakılır" şeklindeki görüş, bu konuda fukahaya ait iki görüşten en doğru olanıdır.
Selefin: "Bu ayet şu hususta nazil olmuştur" şeklindeki sözlerinden, bazan nüzul sebebi kastedilir; bazen de nüzul sebebi olmamakla beraber bu husus ayetin şümulüne girer ki bu, senin "Bu ayetle kastölunan şudur" demen kabilindendir,»
Alimler: "Bu ayet şu hususta nazil olmuştur" şeklinde sa-habi sözünün, nüzul sebebi bildiren sahabi sözü gibi müsned mi, yoksa sahibinin kendisine ait müsned olmayan (mevkuf) bir tefsir mi olduğu konusunda ihtilaf etmişlerdir.
Buhari bunu müsned'lere dahil ederken, başkaları dahil etmemişlerdir. Müsned hadis mecmualarının çoğu mesela îmanı Ahmed ve diğerlerinin kitapları, bu ıstılaha göredir. Halbuki, ardından bir ayetin nazil olduğu bir sebebi ifade eden sahabi sözü böyle olmayıp, bütün alimlerce bunlar müsned kabul edilmiştir. Hal böyle olunca, onlardan birinin: "Bu ayet şu hususta nazil oldu" şeklindeki sözü, bir diğerinin "bu hususta nazil oldu" demesine aykırı değildir; tabii ki sözkonusu ayetin lafzı her ikisini de içine alıyorsa. Nitekim yukarıda, örnekleme tefsir tarzı konusunda bunu söylemiştik.
Onlardan biri, ayetin bir sebeple, diğeri ise başka bir sebeple indiğini söylese, ikisinin de doğru olması mümkündür. Çünkü ayet, bütün bu sebeplerin hepsinin ardından inmiş de olabilir: Bir kez bu sebeple, bir kez de şu sebeple olmak üzere iki kez nazil olmuş da olabilir.
îşte, tefsir türü olarak anlattığımız bu iki kısım, yani isim vesıfatlardan doğan çeşitlilikle, müsemmanın bazı nevilerini misal olarak vermekten doğan çeşitlilik, selefin tefsirinde büyük bir kısmı oluşturmakta ve aslında ihtilaf olmadığı halde ihtilaf zannedilmektedir.
Seleften gelen bir başka ihtilaf çeşidi daha vardır ki bu lafzın iki manaya ihtimalinden doğmaktadır. Bu da iki şekilde olabilir.
a- Ya kelimenin dilde müşterek bir lafız olmasındandır. Mesela kasvera kelimesi gibi ki, hem atıcı-avcı, hem de arslan, manasına gelir.Yine, hem gecenin gelmekte olduğunu, hem de gitmekte olduğunu ifade eden as'ase lafzı da böyledir.
b-Ya da lafız aslında mütevatı' (muvatı) olmakla beraber, onunla, iki tür veya şahıstan birinin kastedilmesindendir.
Mesela;
"Sonra yaklaştı ve sarktı. Onunla arasındaki mesafe, iki yay kadar yahut daha az kaldı. (Necm: 53/9) ayetindeki zamirler ve "el-Fecr", "ve'ş-Şef'i ve'1-Vetr", "ve Leyalin aşr" lafızları ve bunlara benzer daha başka kelimeler böyledir.
Bu gibi durumlarda selefin verdiği manaların hepsinin birden kastedilmiş olması bazan caiz olabilir; bazan da caiz olmayabilir. Her iki mananın da caiz ve mümkün olmasl şu hallerdedir:
1- Ayet iki kere nazil olmuş, dolayısıyla birincide bir mana, ikincide de diğer mana murad edilmiş olabilir.
2- Lafız müşterek olur ve her iki mana da caiz ve murad edilmiş olabilir. Çünkü, müşterek lafızlarda bu durum Maliki, Şafii ve Hanbeli fukahasmin çoğu ve kelamcılann ekserisi caiz görmüşlerdir.
3- Lafız mütevatı' olur; dolayısıla anım'dır ve tahsisini gerektiren bir karine de bulunmadığı için amm olarak kalır. Bu tür bir lafızda, lafzın muhtemel bulunduğu iki görüş de sahih olursa, o takdirde lafız, ikinci şıktan olur.
Seleften gelen ve bazılarınca ihtilaf zannedilen bir tür daha vardır ki o da, selefin müteradif (eş anlamlı) değil de, mütekarib (yakın anlamlı) lafızlarla, ayet-i kerimelerin manalarını ifade etmeleridir. Şu bir gerçektir ki, müteradif lafızlar dilde azdır; Kur'an-ı Kerim'de ise ya nadiren vardır ya da hiç yoktur. Bir lafzın yerine, onun bütün manalarını karşılayacak müteradif başka bir lafzm kullanıldığı azdır. Gerçekte bu iki lafız, manaca birbirinin aynı (müteradifi) değil, fakat mütekaribi (yakın anlamlı sı) dır. işte bu durum, Kur'an'daki i'cazın sebeplerindendir. Mesela: "Yevmete-muru's-semau mevran: "Gök o gün bîr çalkalanış çalkalanır ki!" ayetinde mevr: "Hareket etmek demektir" denildiğinde, bu mana yaklaşık (takribi) bir manadır. Çünkü mevr, çok hızlı ve hafif hareket demektir. Yine vahy bildirmek (i'lam) demektir, veya "Övhayna ileyke: Sana vah-yettik" demek, "Enzelna ileyke: Sana indirdik" demektir veya "Ve kadayna ile beni İsraile demek, "İsrail oğullarına bildirdik (a'lemna)" demektir; gibi tefsirler de böyledir. Yani, bunlar hep yaklaşık (takribi) manalardır; yoksa hakiki (tam) manalar değildir. Çünkü vahy: Ani ve gizli bildirmedir. "Ve kadayna ile beni İsraile" derken, kada'nm i'lam (bildirme)dan daha özel ve değişik bir manası vardır. Çünkü bunda, "onlara inzal ve vahyetme" anlamları mevcuttur. Araplar bir fiile başka bir fiilin anlamım yüklerler ve onu o fiil tarzında geçişli (müteaddi) yaparlar. Bu durumu, bir har(i cerr)in yerini başka bir harfin tuttuğu şeklinde değir-lendirenler, bundan dolayıdır ki yanılmışlardır. Mesela: "Le kad zalemeke bi suali na'cetike ila niacihi: "Davud dedi ki: Andolsun, o senin koyununu kendi koyununa katmayı istemekle sana haksızlık etmiştir."
(Sad: /24) ve: Men ensari llallah:
"Allah'a giden yolda kim benim yardımcılarım?" (Al-iîmran:3/52)
ayet-i celilelerindeki "ila'(e, a, ye, ya) harf-i cerri yerine "mea" edatını geçirerek, "Mea niacihi" ve "Meallahi" gibi anlam verenler (tefsir edenler) yanılmışlardır.
Gerçekte ise buralarda, Basralı dilcilerin dedikleri gibi tazmin vardı. Yani "Koyun isteme: Süalü'n-Na'ce; Onu alıp kendi koyunları içinde katma (cem 'uha ve dammuha iJa niacihi)" anlamım tazammun etmektedir.
Yine: "Ve in Kadu le yeftinüneke anillezi evhayna iley-ke:
"Az kalsın onlar seni, sana vahyettiğimizden ayırarak, ondan başkasını bize isnad etmen için yanıltıyorlardı."
(İsra: 17/73)
ayetinde yeftinüneke; seni yanıltıyorlardı" lafzına" "Yez-ğuneke ve yesudduneke: Seni yamultup uzaklaştınyorlardı" anlamı tazmin edilmiş (yüklenmiş)tir.
"Ve nasarnahu mine'l-kavmillezine kezzebu bi ayetina:
"O'na, ayetlerimizi yalanlayanlara karşı yardım ettik ve onu onların ellerinden kurtardık." (Enbiya: 21/77)
ayetinde nasarnahu: Ona yardım ettik" fiiline, "Neccey-nahu ve hallasnahu" anlamı yüklenmiştir.
Yeşrabu bihaibadullahi:
"Allah'ın kulları onu içer ve kanarlar." (İnsan: 76/6) ayetinde de, "Yeşrabu biha: Onu içerler" fiiline, "Yervi biha: Onunla kanarlar", manası tazmin edilmiştir. Bunun benzerleri çoktur. Mesela:
1- Kim ki: "La raybe: La şekke (şüphe yoktur) anlamındadır" demişse, bu, lafzın tam karşılığı değil, takribi manasıdır. Çünkü rayb'de, ızdırab (titreme) ve hareket manası vardır. Nitekim: "Da'ma yuribuke ila ma la yuribuke: Seni şüpheye düşüren (içini tırmalayan ve rahatsız eden) şeyi bırak, şüphe vermeyen şeye bak (yönel) buyrulmuştur. Hadis-i Şerifte: ennehu merra bi zaybin hakıfin, fekale: 'La yuribuhu ehadun': Rasulullah (s.a.v.) (ve beraberindekiler) bir geyiğe rastladılar; hayvan başını ayaklarının arasına koymuş uyuyordu. Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki:
"Kimse onu devindirmesin (kaldırmasın ve rahatsız etmesin.)
Hasılı yakin: Sükûnet ve gönül rahatlığı anlamını ifade eder; rayb de bunun zıddıdır. Her ne kadar şekk lafzı da iltizam (gereklilik) yoluyla bu anlamı ifade eder" denilmiş-se de, şekk kelimesi lafız itibariyle buna delalet etmez.
2- "Zalike'l-Kitabu: Haze'l-Kur'anu" demektir, denildiğinde de anlam yine yaklaşık olup tam değildir. Çünkü burada kendisine işaret edilen Kur'an kelimesi her ne kadar tek (müfred) ise de haza (bu) kelimesiyle işaret, mevcuda ve hazıradır. Halbuki zalike, uzak ve gaip olana işaret içindir. Sonra el-Kitab lafzı, "okunan, açıklanan, zahir olan" anlamındaki el-Kur'an lafzını ihtiva etmediği" yazılıp biraraya getirilmiş ve toplanmış" anlamını ihtiva etmektedir. Bu tür şeyler Kur' an-ı Kerim' de mevcuttur.
3- Onlardan biri: ve zekkir bini en tubsele nesün bima kesebet:
"Sen Kur'an'Ia (onlara) şunu hatırlat ki, bir kimsenin yakası, yaptığı işin eline teslim edilmeye görsün, artık onun, Allah'tan başka ne bir dostu, ne de bir şefaatçisi kalmaz." (En 'am: 6/70)
ayetindeki "tübsele'yi "tühbese: hapsedilmek", bir diğeri "turnene: rehin bırakılmak, teslim edilmek" diye tefsir ettiğinde, aradaki farklılık çelişki (tezad) ihtilafı sayılmaz. Her ne kadar, her mahpus her zaman rehin olmasa da. Bu gibi tefsir ve izahlar, yukarılarda ifade ettiğimiz gibi, takribi (yaklaşık) yorumlardır.
Selefin bu tür açıklamalarını bir araya getirmek, gerçekten mühim ve yararlı bir iştir. Çünkü onların ibarelerinin tümü, kastedilen anlamı onların bir veya ikisinin ibaresinden daha açık ifade eder.
Bununla beraber onların, ahkamda olduğu gibi tefsir de de az da olsa gerçekten birtakım ihtilaflarının olduğu muhakkaktır. Nitekim, umumiyetle insanların (alimlerin) ihtilaf etmek zorunda kaldıkları birtakım umumi meselelerin olduğunu biliyoruz. Hatta bu kabil ihtilaflar, hem halk hem de alimlerce tevatür derecesinde bilinen şeylerdir. Mesela namazların sayıları, rekatların miktarı, namaz vakitleri, zekatın hisse ve taisabı, Ramazan ayının tayini, tavaf, vakfe, şeytan taşlama, mikatlar ve diğer konulardaki ihtilaflar, bu konuda birer örnektir. Sonra, sahabenin, Ölen kimsenin dedesiyle beraber bulunan kardeşleri hakkında, müştereke meselesinde ve benzeri diğer hususlarda ihtilaf etmiş olmalan, bırakınız insanların muhtaç oldukları (temel) feraiz konularını, feraiz meselelerinin genelinde (ayrıntılarında) bile şüphe meydana getirmez. (Bilindiği gibi) feraiz ilminin temel konuları: Ölenin baba ve oğullarından ibaret nesep amudu (usûl ve ftirü), kelale'nin erkek ve kız kardeşleri, bir de ölenin kadın varisleri, mesela zevceleri'dir. Çünkü Ce-nab-ı Hak feraiz konusunda tafsilatlıüç ayet indirmiştir, birincisinde usûl ve fürü'un, ikincisinde -karı, koca ve anabir kardeşler gibi- ashab-ı feraiz olarak varis olanların, üçüncüsünde de asabe olarak varis olan ana-baba bir ve baba bir kardeşlerin hisselerini açıklamıştır.Dede ile kardeşler'in mirasçı olarak birarada bulunmaları, nadir bir olay olduğu için, İslam'da ancak Rasulullah'ın (s.a.v.) vefatından sonra vuku bulmuştur.
Maamafih Selef, delilin gizliliği nedeniyle gözden kaçması, onu işitmemiş olmaları, nassı anlamada yanlışlık yapmaları ve daha kuvvetli muhalif bir delilin varlığı kanaatine sahip bulunmaları gibi sebeplerden dolayı da gerçek anlamda ihtilaf etmişlerdir. Fakat bizim burada amacımız, ayrıntıya girmeden meseleye kısaca değinmektir.