Şimdi küfr’le ilgili pek çok şeyi zaten bilmekteyiz. Zira karmaşık bir anlam yapısına sahip olan kavramın şu ya da bu boyutuna ilişkin sık sık atıfta bulunulmuştur. Ulaştığımız sonuçları şu şekilde toparlayabiliriz:
1. Filolojik bilgimizin elverdiği ölçüde, KFR kökünün temel anlamı, büyük ihtimalle 'örtmek'dir. Özellikle de nimet bahşetme ve nimete nail olma bağlamlarında, kelimenin anlamı, tabiatıyla, "elde edilen menfaatleri örtmek" yani "bilerek görmezden gelmek" ve bu suretle "nankör olmaktır."
2. Kur'an, her şeye kadir olan Allah'ın özellikle lütuf ve kerem sahibi bir ilah olduğunu en güçlü kelimelerle vurgulamaktadır. Onun yarattığı insan, her şeyi, varlığını ve rızkını, Allah'ın sınırsız lütuf ve keremine borçludur. Bu da demektir ki, insan, yaşamının her anında Allah'ın kendisine yapmakta olduğu iyiliğin karşılığı olarak, O'na karşı minnettarlığını göstermekle yükümlüdür. Kâfir ise, Allah'ın lütuf ve keremine nail olduktan sonra, davranışında hiçbir minnettarlık işareti göstermeyen ve hatta ona lütufta bulunmuş Kerem Sahibi'ne karşı isyankâr davranan kişidir.
3. Allah'ın lütuf ve keremine karşı takınılan bu esaslı nankörlük, en net ve etkin biçimde, tekzib'de yani Allah'ı, elçisini ve elçinin getirdiği vahyi 'yalanlama'da görülmektedir.
4. Dolayısıyla, küfr, hakikaten, çok sıklıkla, iman'ın tam zıddı olarak kullanılmaktadır. Kur'an'da mü'min'in yani 'inanmış kişinin' ya da müslim'in yani 'teslim olmuş kişinin' en belirgin karşıtı, kuşkusuz, kâfir’dir. Öyle görünüyor ki, çok sıklıkla iman'ın karşıtı olarak kullanılan küfr, orijinal anlamının merkezinde bulunan 'nankörlük' unsurundan giderek sıyrılmış, zaman içerisinde daha çok 'inançsızlık' anlamını yüklenmiş ve nihayet, minnettarlıkla neredeyse hiç ilgisi olmayan durumlarda bile, bu ikinci anlamıyla yaygın biçimde kullanılan bir kelime haline gelmiştir.
5. İnsanın Yaratıcıyı inkâr etmesi anlamında küfr, en tipik biçimde, küstahlık, kibirlilik ve had bilmezlik gibi çeşitli fiillerde kendini gösterir. 'Büyüklenme' anlamına gelen istikbar ve kişinin kendisini her şeyden bağımsız ve mutlak özgür addetmesi anlamına gelen istiğna'ya ise yukarıda değinmiştik. Şimdi göreceğimiz gibi benzer anlamlara gelen birçok başka kelime vardır. Bu anlamda, küfr, 'alçakgönüllülük' anlamına gelen tazarru'nun tam zıddını oluşturmakta ve İslam'ın genel din anlayışının gerçekten de merkezi unsuru olan takva ('Allah korkusu') ile doğrudan çatışmaktadır.
Küfr'deki Nankörlük Öğesi
Daha önce kâfir kelimesinin seküler kullanımını gösteren ve 'nankörlük' unsurunun küfr'ün semantik nüvesi olduğunu hakikaten çarpıcı bir biçimde ortaya koyan mükemmel bir örnek vermiştim1. Kelimenin belirgin olarak dini bağlamlardaki kullanımına döndüğümüzde, gerçekten nadir görülen bir örnekle söze başlayacağım. Burada küfr, insanın Allah'a karşı bir tutumu olarak görülmemiş, bilakis oldukça başka bir yoldan ele alınmıştır. Bu örnekte, küfr, Allah'ın insana karşı asla takınamayacağı bir tutum olarak sunulmaktadır. Aşağıdaki ayet, şu dikkat çekici hususu ifşa etmektedir ki, lütfu ve keremi için Allah'a şükran duymak nasıl insanın dini bir görevi ise, aynı şekilde Allah da, elçisi aracılığıyla göndermiş olduğu ilahi çağrıya cevap verip dindar bir mü'min olarak yaptığı bütün salih amellere karşı insana 'şükrünü göstermektedir.' Allah, samimi bir mü'min olarak işlenen iyi amelleri asla göz ardı etmez, bilakis onları şükranla kabul edip o kişinin hesap hanesine yazar:
Kim gönülden bir hayır yaparsa, doğrusu Allah Şakir'dir (şükr'ün sıfat formu) [ona şükran duyar, Bilen'dir. (Bakara, 158)
Allah'ın küfr'den azade olması ilkesi, en belirgin biçimde, Kıyamet Günü Cennet bahçelerinin ödül olarak bahşedilmesinde görülecektir:
Kim bir mü'min olarak salih amellerde bulunursa, çabası için nankörlük (küfran) görmeyecektir. Şüphesiz, Biz [bu güzel işleri] onun için yazmaktayız. (Enbiya, 94)
Bu açıkça şu demektir: Allah ihlâsla yapılmış hiçbir ameli karşılıksız bırakmayacak; bilakis o amelin karşılığını kesinlikle daha fazlasıyla verecektir. Yukarıya alıntılanan pasaj, bu şekilde anlaşıldığında görünüşteki bütün acayipliğini yitirir ve tamamıyla Kur'an'daki genel düşünce eğiliminin bir parçası halini alır. Amacımız bakımından bu pasajı özellikle ilginç ve önemli kılan şey, onun bu temel düşünceyi küfr bağlamında ifade etmesi ve bu suretle de küfr'ün özünün 'nankörlükten' ibaret olduğuna ve bu kelimenin, aynı anlamıyla, Allah'ın mü'minlere karşı olan tutumunu tanımlamak için bile kullanılabileceği gerçeğine tanıklık etmesidir.
Bundan sonraki örnekler, insanın Allah'ın verdiği nimetlere karşı tutumuyla ilgilidir. Hikmetinden sual olunmayan Allah (c.c.) insana sayısız nimetler bahşetmekte ama insan O'na karşı inatla nankörlük etmede ısrar etmektedir:
Allah'ın nimetini nankörlüğe (küfr) değişenleri ve kavimlerini yıkım ve azap yurduna konduranları görmedin mi? Ki bu Cehennem'dir. Ona yaslanırlar. Ne kötü bir karar yeridir orası. (İbrahim, 29)
Aşağıdaki iki alıntıda, küfr, açık bir şekilde, şükr'ün yani 'minnettarlığın' antitezi olarak sunulmaktadır:
Allah bir şehri örnek verdi: Güvenlik ve huzur içindeydi. Rızkı da her yerden bol bol gelmekteydi; fakat Allah'ın nimetlerine nankörlük etti. Böylece Allah, yaptıklarına karşılık olarak, ona açlık ve korku elbisesini tattırdı... Öyleyse, Allah'ın sizi rızıklandırdığı şeylerden helal ve temiz olanlarını yiyin; eğer yalnızca O'na kulluk ediyorsanız, Allah'ın nimetlerine şükredin. (Nahl, 112,114)
Öyleyse Beni anın, Ben de sizi anayım; Bana şükredin (ve'şkürûlî) ve nankörlük etmeyin (ve lâ tekfurûnî). (Bakara, 152)
Sıkıntılı zamanlardaki davranışı gözlemlendiğinde, insanın küfr’e (nankörlüğe) eğilimli doğası özellikle ortaya çıkmaktadır. Aşağıdaki örneklerin ilk ikisinde, aynı kökten türeyen kefûr kelimesi karşımıza çıkmaktadır ki, Beydavî'ye göre bu, küfrün ileri bir derecesini ifade etmektedir ve başına gelen en küçük bir sıkıntıyı aklında tuttuğu halde, yararlandığı bütün nimetleri unutan insan tipine işaret etmektedir:
Sizin Rabbiniz, fazlından aramanız için denizde gemileri sizin için yüzdürür. Gerçekten O, size karşı merhametli olandır. Size denizde bir sıkıntı dokunduğu zaman, O'nun dışında taptıklarınız kaybolur; fakat karaya çıkarıp sizi kurtarınca, sırt çevirirsiniz. İnsan pek nankördür (kefûr). (İsra, 66-67)
...İnsana tarafımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman, ona sevinç duyar. Ama kendi ellerinin işlediği şeyler yüzünden onlara bir kötülük isabet ederse, bu durumda da insan bir nankör (kefûr) oluverir. (Şura, 48)
Onlar gemiye bindikleri zaman, dini yalnızca Allah'a halis kılanlar olarak O'na yalvarırlar. Ama onları, salimen karaya çıkarıp kurtarınca, hemen şirk koşarlar. Kendilerine verdiğimiz [özne burada aniden O'ndan Biz'e geçiş yapıyor] nimetlere nankörlük etsinler (yekfuru, küfr’ün fiil hali) ve metalanıp yararlansınlar diye. Ancak onlar yakında bileceklerdir. (Ankebut, 65-66)
Bazen Allah, âyât (ayet'in çoğulu) adını verdiği, insana bahşetmiş olduğu nimetlerin çok ayrıntılı bir listesini vermekte (NahI, 3-18) ve ek olarak da, kendisi bunca nimet vermesine rağmen, insanların çoğunun O'na karşı şükür görevlerini ihmal ettiklerini ifade etmektedir. Aşağıdaki alıntıda, dikkat edilirse, insan, Allah'ın ihsan ettiklerine karşı takındığı küfr tavrı yüzünden, zalûm2 yani 'adaletsiz' ya da 'haksız' olmakla suçlanmaktadır:
Allah, gökleri ve yeri yaratan ve gökten su indirip onunla size rızık olarak türlü ürünler çıkarandır. Ve emriyle gemileri, denizde yüzmeleri için emrinize amade kılandır. Nehirleri de emrinize amade kılandır. Güneşi ve ayı da belirtilmiş güzergâhlarında emrinize amade kılan, geceyi ve gündüzü de emrinize amade kılandır. Ve O, size kendisinden istediğiniz her şeyi verdi. Allah'ın nimetlerini saymaya kalkışırsanız, buna asla güç yetiremezsiniz. Doğrusu, insan pek zalimdir, pek nankördür (keffâr, kâfir’in mübalağa formu). (İbrahim, 32-34)
Aşağıdaki alıntı, Allah'ın verdiği bütün nimetlerin karşılığında, insanın kendisine şükretmesini muhakkak beklediğini açıkça ortaya koymaktadır. O, nimetlerini ayrıntılarıyla sıralamakta; bütün bunları insana "belki şükreder diye" verdiğini belirtmekte, ama insanın Allah'ın ihsanını bile bile inkâr ettiğini ifade etmekte ve nihayet "insanların çoğunun kâfir olduğu" sonucuna ulaşmaktadır:
Allah, sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmezken çıkardı ve umulur ki şükredersiniz diye size işitme, görme duyularını ve gönüller verdi. Göğün boşluğunda emre amade kılınmış kuşları görmüyorlar mı? Onları orada tutan ancak Allah'tır. Şüphesiz, iman eden bir kavim için bunda ayetler vardır. Allah size evlerinizi huzur ve sükûn bulacağınız yerler kıldı; ve size hayvan derilerinden hem göç gününde hem de yerleşme gününde kolaylıkla taşıyabileceğiniz evler; yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir zamana kadar giyimlikler-döşemelikler ve ticaret için bir meta kıldı. Allah sizin için yarattığı şeylerden gölgeler kıldı. Dağlarda da sizin için barınaklar kıldı, sizi sıcaktan koruyacak elbiseler, sizi savaşta koruyacak giyimlikler de var etti. İşte, O, belki teslim olursunuz [Allah'ın bu fevkalade nimetleri karşılığında iyi müslümanlar olursunuz] diye üzerinizdeki nimetini böyle tamamlamaktadır. Fakat onlar yüz çevirirlerse, sana düşen yalnızca apaçık bir tebliğdir. Onlar, Allah'ın nimetini tanıyorlar, sonra da inkâr ediyorlar; onların çoğu kâfirlerdir.3 (Nahl, 78-83)
Bu bölümü şu noktaya dikkatinizi çekerek bitirmek istiyorum: Kur'an'da kefûr ile hemen hemen aynı anlamda kullanılan bir diğer güçlü kelime daha vardır ki bu kenûd’tur. KND kökünden türeyen kelimenin anlamı, 'nankörlük etmek' ve 'elde edilen nimetten yararlandığını kabul etmemek'tir. Bağlamına bakıldığında, kelimenin burada, insanın, tamahkâr olmak ve Allah'ın verdiği nimetlerden azıcığını bile diğer insanlardan esirgemek suretiyle nankörlüğünü ifşa ettiği şeklindeki bir ima kullanıldığını söylemek mümkün gibi gözükmektedir. Allah'ın verdiği nimetlerin hiç olmazsa bir kısmının yoksul ve muhtaçlara aktarılmasının, Kur'an'da, Allah'ın lütuf ve keremine karşı gösterilen şükrün bir parçası olarak görüldüğüne daha önce değinmiştim:
Gerçekten, insan Rabbine karşı ne denli nankör (kenûd) Doğrusu buna kendisi de şahit. Hakikaten, ne denli tutku ile bağlı mal sevgisine! (Adiyat, 6-8).
İman'ın Karşıtı Olarak Küfr
KFR kökü Kur'an'da, esas itibariyle iki farklı anlamda kullanılmaktadır ki bunlar 'kadirbilmezlik' ve 'inançsızlık'tır. Sahih-i Buharî'de, iki anlamdan hangisinin kast edildiği net bir şekilde anlaşılamadığı durumlarda ilk Müslümanların zihinlerinde bir tür belirsizliğin olduğunu gösteren son derece ilginç bir hadis vardır:4
Resul (Allah'ın salât ve selamı üzerine olsun) dedi ki: "Bana Ateş gösterildi [yani rüyamda Cehennem'i gördüm]. Baktım ki, sakinlerinin çoğu bu [dünyada] küfr'e düşmüş (yekfurne) kadınlardı." Kendisine soruldu: "Yani Allah'a inanmıyorlar mıydı (yekfurne billah)?" Dedi ki: "Hayır, onlar kocalarına nankörlük ediyorlar (yekfurne'l-aşîr) ve yapılan iyiliklere karşı nankörlük ediyorlardı (yekfurne'l-ihsan)."
Bu hadisle ilgili olarak, müfessir el-Kirmanî ke-fe-re kökünün, biri küfr diğeri küfran olmak üzere iki farklı mastarı olduğunu belirtmektedir. Ona göre, ilki iman’ın karşıtıdır; ikincisi ise, çoğu kez şükr'ün yani 'minnettarlığın' zıddı olarak kullanılmakta ve genellikle 'nimete nankörlük etmek' anlamına gelmektedir.5
Her halükarda şu kesindir ki, bizatihi Kur’an, KFR kökünü bu iki farklı manada kullanmaktadır ama bazen biz bu ikisini birbirinden kesin olarak ayırt etmekte zorlanırız; zira daha önce söylemiş olduğum gibi, bu ikisi Kur’an düşüncesinde birbirlerine sıkı bir kavramsal bağ ile bağlıdırlar. Bunu anlamak için, geçtiğimiz başlık altında, genel hatlarıyla Allah'ın insanlara bahşettiği ve 'şükretmeyi' gerektiren 'nimetleri' olarak ele aldığımız ayetlerinin (âyât), pekâlâ Yüce Yaratıcı'nın sonsuz kudretinin tezahürleri olarak yorumlanabileceğini de unutmamamız gerekir. Bu ikinci zaviyeden bakıldığında, 'ayetler'in, doğal olarak, insanların zihinlerinde hayranlık ve huşû uyandırması ve onları Kadir-i Mutlak'a 'iman etmeye' götürmesi beklenir. Bunu yapmayı reddeden, kâfir'dir.
Ey Kitap Ehli! Siz şahit olup dururken; ne diye Allah'ın ayetlerini inkâr ediyorsunuz (tekfurûne)? (Âl-i İmran, 70)
Gerçekten biz bu Kur'an'da insanlar için her türlü örnekten çeşitli açıklamalarda bulunduk [ki Allah kelamının hak olduğunu kavrasınlar], ama insanların çoğu ancak inkârda (küfûr) ayak direttiler. (isra, 89)
O küfredenler (keferû) görmüyorlar mı ki [başlangıçta] göklerle yer bitişik iken, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan var kıldık. Yine de inanmayacaklar mı? Yeryüzünde, onları sarsıntıya uğratır diye, sabit dağlar yaptık ve doğru gidebilsinler [yani yanlışa sapıp mahvolmasınlar ve kurtuluş yolunu bulsunlar] diye geniş yollar açtık. Göğü de korunmuş bir tavan kıldık. Ne var ki onlar bunun ayetlerinden yüz çevirmektedirler. (Enbiya, 30-32)
Nasıl oluyor da Allah'ı inkâr ediyorsunuz (tekfurûne) Oysa ölü iken sizi O diriltti; sonra yine sizi öldürecek, yine diriltecektir ve sonra yalnızca O'na döndürüleceksiniz. (Bakara, 28)
Bazen küfrün nesnesi, İslam'ın temel inanç ilkelerinden biri olan Yeniden Diriliş öğretisidir. Burada küfr, bütünüyle saçma ve hayal ürünü olduğu gerekçesiyle bu öğretiyi reddetmek demektir. 'Minnettarlık' şeklindeki duygusal tepki ile ilgisi, varsa bile çok azdır; sorun, bu tür bir öğretiyi insan aklının kabul edip edemeyeceği noktasında düğümlenmektedir. Kâfirler, bu meselede kesin olarak aklın tarafında yer alıp vahye kulak tıkayan kişilerdir:
Onlar dediler ki: "Bu dünya hayatımızdan başkası yoktur. Ve bizler diriltilecekler değiliz." Rablerinin karşısına getirildiklerinde onları bir görsen! (Allah): "Bu gerçek değil mi?" dedi. Onlar: "Evet, Rabbimiz hakkı için" dediler. (Allah): "öyleyse küfretmekte olduklarınız nedeniyle [yani yeniden dirilişe inanmamanızın bir ödülü olarak] azabı tadın" dedi. (En'am, 29-30)
Bu, onların ayetlerimizi inkâr etmelerine ve: "Biz kemikler haline geldikten, toprak olup ufalandıktan sonra mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışla diriltileceğiz?" demelerine karşılık cezalarıdır. Görmüyorlar mı ki, gökleri ve yeri yaratan Allah, onların benzerini de [yeniden] yaratmaya kadirdir ve onlar için kendinde şüphe olmayan bir süre tayin etmiştir. Zulmedenler ise inkârda (küfûr) ayak direttiler. (İsra, 98-99)
Eğer şaşıracaksan, asıl şaşılacak olan, onların şöyle söylemeleridir: "Biz toprak iken mi, gerçekten biz mi yeniden yaratılacağız? İşte onlar Rablerine karşı küfre sapanlardır. İşte onlar boyunlarına (ateşten) halkalar geçirilenler ve işte onlar içinde ebedi kalacakları ateşin arkadaşları olanlardır. (Ra'd, 5)
Onların inançsızlığı hiçbir şekilde Yeniden Diriliş öğretisiyle sınırlı değildir. Sürekli olarak akıl dikeni tarafından iğnelenen bu kişiler, makul olduğuna inandıkları her şeyden kuşku duymayı sürdürürler. Bunlar doğuştan şüphecidirler; onları tavsif eden tutum, Allah her neyi emrederse ona kayıtsız şartsız teslim olmak demek olan iman eyleminin karşıtıdır. Bu yüzdendir ki, kendileri gibi biri olan, "herkesin yediği yemekten yiyen ve çarşı-pazarda dolaşan" bir ölümlüyü Allah'ın elçisi olarak kabul edememektedirler. Özel üstünlüğü olduğuna dair görünür hiçbir işaret sunmayan böylesi sıradan bir kişinin peygamberlik iddiasında bulunması, onların şüpheci akıllarının hiçbir şekilde kabul edemeyeceği bir şeydir:
Dediler ki: "bizden biri olan bir beşere mi uyacağız? Bu durumda gerçekten biz bir şaşkınlık ve çılgınlık içinde kalmış oluruz. Zikr (vahy) içimizden ine ine bir ona mı indi? Hayır, o çok yalan söyleyen (kezzâb), kendini beğenmişin biridir! (Kamer, 24-25)
Bu 'cüretkâr kişi' yalnızca tek bir ilahın olduğunu, diğer putların tümünün insanların uydurduğu isimlerden başka bir şey olmadığını tebliğ ettiği zaman ise, bir öfke tufanı kopar. Puta tapanlar için bu, gerçekten safi zırvadan başka bir şey değildir:
İçlerinden kendilerine bir uyarıcının gelmiş olmasına şaştılar: İnanmayanlar (kâfirûn) dediler ki: "Bu, düzenbaz büyücünün biridir. İlahları bir tek ilah mı yaptı. Doğrusu bu tuhaf bir şey!" (Sad, 4-5)
Bu örneklerde küfr'ün Allah'a ve vahye 'iman'ın yadsınması anlamına geldiği neredeyse kesindir. Çok sayıda örnek arasından seçilmiş olan aşağıdaki pasajlar, küfr ve iman arasındaki temel anlamsal zıtlığı, yani küfr'ün 'minnettarlık' kavramının değil 'inanç' kavramının karşıtı olduğunu aydınlığa kavuşturmamıza yardımcı olmaktadır, zira burada anlam karşıtlığı oldukça net bir biçimde vurgulanmaktadır:
Kitab Ehli'nin birçoğu, kendilerine hak apaçık belli olduktan sonra, nefislerini kuşatan kıskançlıktan dolayı, imanınızdan sonra sizin kâfirlerden olmanızı (küffâr, kâfir'in çoğulu) arzuladılar. (Bakara, 109)
Kendilerine apaçık belgeler geldiği ve peygamberin hak olduğuna şahit oldukları halde, imanlarından sonra küfreden (keferû) bir kavmi Allah nasıl hidayete erdirir?... Doğrusu imanlarından sonra küfredenler, sonra küfürlerini artıranlar; bunların tevbeleri kesinlikle kabul edilmez. (AI-i İmran, 86,90)
Küfredenler dedi ki: "Biz ne bu Kur'an'a ne de ondan önce indirilenlere inanırız." Sen o zalimleri Rableri huzurunda tutuklanmış olarak bir görsen; sözü birbirlerine karşı evirip-çevirirler? (Sebe, 31)
Allah katından [İsrailoğullarının] yanlarında olanı (Tevrat'ı) doğrulayıcı bir kitap geldiği zaman, evet işte o bilip tanıdıkları kitap gelince, onu inkâr ettiler (keferû), Allah'ın laneti kâfirlerin üzerine olsun. Allah'ın kullarından dilediğine kendi fazlından [peygamberliğini] indirmesini kıskanarak ve hakka başkaldırarak Allah'ın indirdiklerini inkâr etmekle (yekfuru) nefislerini ne kötü şeye karşılık sattılar. Böylelikle gazap üstüne gazaba uğradılar. Kâfirler için alçaltıcı bir azap vardır. Onlara "Allah'ın indirdiklerine iman edin!" dendiğinde: "Biz ancak bize indirilene [İncil] iman ederiz!" derler ve ondan sonra geleni [Kur'an] inkâr ederler (yekfurûne) Oysa o (Kur'an], yanlarında olanı [İncil] doğrulayan bir hakikattir. (Bakara, 89-91)
1. Bkz. II. Bölüm, s.96.
2. Bu kelimenin daha doğru anlamı için bkz. Bölüm VIII., s. 258.
3. Ya’rifûne ni’metallahi, sümme yunkirûneha ve ekseruhumu’l-kâfirûn.
4. Buharî, Sahih, Hadis No. 28 (Kitabü'I-İman'dan).
5. Kirmanî, Şerh-i Sahih el-Buharî, (Kahire, 1933-1939), I, 134.
Toshihiko İzutsu,Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar,Çev.:Selahattin Ayaz,Pınar Yayınları,İstanbul 2010
Medeniyet Mektebi